Ana səhifə

TÜRKİye yüRÜRLÜĞe konulan kentsel döNÜŞÜM Üzerinde konuşmayi süRDÜrebilmeliDİR İlhan Tekeli I. GİRİŞ


Yüklə 184.08 Kb.
səhifə1/3
tarix06.05.2016
ölçüsü184.08 Kb.
  1   2   3
TÜRKİYE YÜRÜRLÜĞE KONULAN KENTSEL DÖNÜŞÜM ÜZERİNDE KONUŞMAYI SÜRDÜREBİLMELİDİR
İlhan Tekeli
I.GİRİŞ
Eski öğrencim şimdi dostum olan Faruk Malhan bir gün bana telefon ederek Koleksiyon’un 40’ıncı yılını kutladıklarını, bu kutlama için düzenledikleri faaliyetleri anlatarak benden de bir konuşma yapmamı istedi. Ben de onu kutlayarak, severek böyle bir konuşmayı yapacağıma söz verdim. Bu konuşmanın Türkiye’de son yıllarda yaşamaya başladığı kentsel dönüşüm süreci üzerinde olaması üzerinde anlaştık. Bu konuşmayı Mayıs ayı içinde yapacaktım. Ama değişik nedenlerle Ekim ayına kaldı. Mayıs ayı civarında ben bu konuda üç konuşma yaptım. O konuşmalar daha kötümserdi. Geçen sürede yaşananlar, özellikle toplumun değişik kesimlerinin kentsel dönüşüm konusuna yaklaşımı, bu konuda daha iyimser bir noktaya getirdi. Bu iyimserliğin bir hayal kırıklığı yaratması olasılığını da göz önünde tutarak konuşmamı bu yeni konumum üzerinden yapacağım.
Kentsel dönüşüm konusunda yaşanan olayları değerlendirirken daha iyimser bir noktadan bakmamın iki nedeni var. Bunlardan birincisi Türkiye’de kentsel dönüşümü bizzat yaşayanların dışındakiler arasında siyasal kamu oyunda kentsel dönüşümün gerçekleştirilmesi gerektiği konusunda yaygın bir oydaşmanın bulunmasıdır. İktidardaki ve muhalefetteki partilerin belediyeleri farklı süreçler öneriyor olsa da kentsel dönüşümün gerekliliği konusunda hemfikir bulunuyorlar, uygulamaya çalışıyorlar. Bu konudaki yaygın oydaşmanın varlığı büyük ölçüde kamu oyunda bu konudaki olumlu beklentilerle ilişkili olduğunu düşünüyorum.
Bu gözlemlerim beni, durumu kentsel dönüşmenin vakti gelmiş diye bir saptama yapmaya götürdü. Vakti gelmek Türkçenin çok hoş bir ifade biçimi. Vakti gelince insanlar öbür dünyaya gidiyorlar. Toplumumuzda vakti gelince kızı evlendiriyorlar. Bir tür gerçekleşmesi adeta kaçınılmaz hale gelmiş bir durumu ifade ediyor. Böyle bir saptamayı yapmam beni neden vakti geldiğini açıklamak durumunda bırakıyor. Bunu konuşmamın ileri bölümlerinde yerine getireceğim. Ama burada vakti geldi saptamasını yapmamın önemi, konuşmamı bu dönüşümün yapılması ya da yapılmaması üzerinde değil , dönüşümün nasıl yapılması gerektiği üzerinde yoğunlaştırmam gerektiği konusunda bir işaret veriyor.
Bugün yapacağım konuşmamı iyimser bir noktadan yapmamın nedeni, toplumda kentsel dönüşümün nasıl yapılması gerektiği konusunun tartışılmaya başlamasıdır. Dört beş ay önce büyük kentlerimizde uygulananlar ve uygulanacağı ilan edilen projelerin toplumun gündemine, oluşmuş olan güçlü kamu ve özel kesim kuruluşları tarafından kamusal alanda müzakere konusu olmadan emrivakiler halinde sokuluyordu. Oysa geçen sürede bu alandaki sivil örgütlenmeler tarafından ve muhalif belediyeler tarafından alternatif kentsel dönüşüm yaklaşımları önerilmeye ve toplumda tartışılmaya başladı. Bu bağlamda meslek camiasının Faruk Göksunun öncülüğünde “Kentsel Dönüşüme Destek” Platformunu oluşturmuş olmasını önemli bulunuyorum. Önümüzdeki yıllarda maliyeti 700 milyar liraya ulaşacağı tahmin edilen kentsel dönüşüm1 önümüzdeki yıllarda kentlerimizin gelişmesini büyük ölçüde etkileyecektir. Bu önemde bir olgunun gelişmesinin emrivakilere bırakılmasının topluma pahası çok yüksek olacaktır. Böyle büyük harcamaların tartışılması bir yandan toplumda yaratabileceği travmaların oluşmasını engelliyecek ve dönüşümün maliyetinin ve yararının nedenle kamu alanında toplumda adil olarak taşınmasını sağlayacaktır.

Kamu alanında kentsel dönüşümün nasıl ve ne ölçüde olmalıdır tartışmasına yeni başladık. Onun için konuşmamın başlığını Türkiye Yürürlüğe Konulan Kentsel Dönüşüm Üzerinde Konuşmayı Sürdürülebilmelidir, diye koydum.


Böyle bir tartışmayı yürütmek için dönüşümden ne kastedildiğine açıklık kazandırmak gerekiyor. Biz kent plancıları yazılarımızda kentsel dönüşümden söz ettiğimizde iki farklı ölçekteki dönüşümden söz ediyoruz. Bu dönüşümlerden biri sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçerken kentlerin yapısında yaşanan bir dönüşümdür. Türkiye’de kentler bu önemde bir dönüşümü 1860’lar sonrasında dünya sanayi öncesinden sanayi toplumuna geçerken yaşamıştır. Dünya’da 1980’ler sonrasında dünyada sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçilirken, Türkiye’de kentler bir kez daha böyle bir yapısal dönüşümü yaşanmaya başlamıştır. Siyasetimize yerleşmiş olduğu görülen kentsel dönüşüm projelerinden söz edildiğinde farklı bir şeyden bahsedilmektedir. Bu halde kentin bir parçasında görülen bir soruna çözüm bulmak ya da farkına varılan bir fırsatı değerlendirmek için, bu parçada gerçekleştiren, kalıcılık iddiası taşıyan, fiziksel, sosyal ve çevresel bir yeniden yapılanma ya da kökten bir yenilenmeyi ifade etmek için kullanılmaktadır.
Türkiye’de siyasetçiler kentsel dönüşüm projeleri dediklerinde ikinci türdeki bir dönüşümü kastetmektedir. Birinci türdeki dönüşüm şehirciler arasındaki sınırlı bir çevrede konuşulmaktadır. Aslında bu iki türdeki dönüşüm ilişkilendirilmelidir. İkinci türdeki dönüşüm projeleri, birinci türdeki dönüşümü gerçekleştirmeye yardımcı oluyorsa, bir sorun yoktur demektedir. İkinci türdeki dönüşümler birinci türdeki dönüşümün oluşmasına yardımcı olmuyorsa sorun vardır demektir.

II. 1980’LERDEN BERİ DÜNYADA KENTLERDE NE TÜR DÖNÜŞÜMLER YAŞANIYOR ?
Önce dünyanın yaşadığı çok yönlü dönüşümün kent mekanlarında ne tür değişimleri /dönüşümleri yarattığını, bu dönüşümün insan haklarına saygılı, hukuk devleti anlayışının egemen olduğu ileri demokrasilerde ne tür karar süreçleri ve uygulama mekanizmalarıyla gerçekleştiği üzerinde kısaca durmak yararlı olacak.
1980’li yıllardan beri dünya çok yönlü ve önemli bir dönüşümü yaşıyor. Bu konudaki deneyimi dört boyutlu kavram çiftleriyle birlikte kavramaya çalıştığımız söylenebilir. Bu kavram çiftlerinin;

  • Sanayi toplumundan bilgi toplumuna,

  • Fordist üretim biçiminden esnek üretim biçimine,

  • Ulus devletler dünyasından küreselleşmiş dünyaya,

  • Modernist bir zihniyetler dünyasından postmodernist bir zihniyetler dünyasına,

geçiş olarak formüle edildiği üzerinde bir görüş birliği bulunmaktadır. Buradaki kavram çiftlerinin birinci ucunun ne olduğu bilinmekte ama ikinci ucunun ne olduğu açık değildir, zaman içinde ortaya çıkacaktır.Bu nedenle bir türden, diğer türe sıçrama halinde bir geçiş değil, önceki bir türün içinden karşıtının doğarak hakim hale gelmesi şeklinde bir dönüşümün söz konusu olduğunun farkında olmak gerekir.
Bu çok yönlü dönüşümün, kentlerin 1980’ler öncesindeki yapılarında, konumuz bakımından önemli olan dört önemli değişim yarattığı söylenebilir.

Birinci önemli dönüşüm ülkelerin yerleşmeler sisteminde yaşanan değişmelerdir. Ülke sınırları artık ülkeleri bir kapalı kap haline getiremiyor. Akım ilişkilerini denetleyemiyor. Yeni dünyanın mekan organizasyonu üzerinde konuşabilmek için mekanın bir ağ biçiminde temsil edilmesi gerekiyor. İletişim teknolojilerindeki gelişmeler bir yandan insanların zaman ve mekan algılamalarının menzilini artırırken, öte yandan zaman mekan sıkışmasını doğuruyor. Bu durumda yerellikler doğrudan küresele eklemlenmektedir. Ulusal ekonomiler artık büyük kentlerinin performansları üzerinden yarışmaya başlamıştır. Ülkelerin büyük kentleri göreli önemlerini sürekli olarak artırmaktadır.
Günümüz dünyasında büyük kentlerdeki yığılmaların artması, ister John Friedmann’ın “ dünya kenti”2, ister Saskia Sassen’in “ küresel kent”3 kavramlarıyla açıklanmaya çalışılsın, küresel denetim işlevlerinin yoğunlaştığı bu kentlerde yalnız tüm dünyaya yayılmış üretim koordine edilmemekte aynı zamanda da yeni üretim biçiminin gerektirdiği karmaşık hizmetler üretilmekte ve ayrıca finansman ile yeniliklerin pazarı olma kritik işlevleri gerçekleştirilmektedir. Bu kentlerin kazandığı büyük önemde ve yarışabilirliklerinin yükselmesinde, küçük ve ortaboy yenilikçi firmaların bir araya gelerek yarattığı dışsallıklar belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu kentlerin yenilikçilik kapasitesi yüksek olan küçük ya da ortaboy firmalara küresel etkinlik sağlama olanağını açmakta olması, kentlerin yarışabilirliğini yükseltmek bakımından kritik bir öneme sahip olmaları sonucunu doğurmaktadır. Bu kentler gücünü, dikey iş bölümünü gerçekleştirmesinden değil, yatay iş bölümünü kolaylaştırmasından almaktadırlar.
Yaşanan ikinci dönüşüm kentlerin formunda gerçekleşmektedir. Sanayi toplumunun tek merkezin hakimiyetindeki metropoliten kentlerinden, büyük bir alana yayılan, her parçası küreselle ilişkilenmiş, çok merkezli bir kentsel bölge haline dönüşmektedir. Bu merkezlerde yeni üretim biçiminin gerektirdiği üretici hizmetleri üretilmekte, yatay koordinasyon, ağsal ilişkiler içinde, parçalanmış bu mekanda gerçekleştirilmektedir. Kentsel bölge içinde oluşan yığılma ekonomileri, pozitif dışsallıklar yaratarak ekonomik faaliyetlerdeki gelişmeyi hızlandırmakta ve artık bu tür gelişmeler metropoliten alanın merkezinden çok, yeni oluşan kentsel bölge içinde meydana gelmektedir.4
Bilgi toplumuna geçerken nüfus büyümesini sürdüren ABD ve AB ülkelerinde çok merkezli bir kentsel bölgeye geçilirken nüfus büyümesinin durması ya da sanayisizleşme dolayısıyla nüfus kaybeden büyük kentlerde bir kentsel büzülme yaşanmaktadır. 5
Yaşanan üçüncü dönüşüm kentlerde toplumsal tabakalaşmada ortaya çıkmaktadır. Bir yandan esnek üretime geçilmesi öte yandan bu kentlerde sanayisizleşmenin yaşanmaya başlanmasıyla birlikte çalışanlar içinde mavi yakalılar azalmakta, beyaz yakalılar artarken kentlerde yeni orta sınıflar yükselmektedir. Bu orta sınıflar içinden küçük bir grup da ekonomi için kritik bir öneme sahip yenilikçi bir alt sınıf olarak gelişmektedir. Bu nitelikteki bir sınıf oluşumu yeni bir yaşam biçimi, yeni bir tüketim kalıbı ve tüketim mekanları, AVM’ler yaratmakta, bunlar da emlak piyasasının ve kültürel endüstrinin gelişmesine katkıda bulunmaktadırlar. Böylece “kentsel bölgelerde” ki toplumsal tabakalaşma yeniden belirlenmektedir.
Yaşanan dördüncü dönüşüm demokrasi ve yönetim konusundaki anlayışlarda gerçekleşmektedir. Modernizmin içinden postmodernizmin doğuşu, bu bakımdan dünyanın önüne yeni ufuklar açmaktadır. Araçsal rasyonalizmin yerini iletişimsel rasyonalitenin almaya başlanması, insan haklarına gösterilecek özenin verilen kararların meşruiyetinin ön koşulu haline gelmesi, modernitenin yönetim anlayışının yerini yönetişim anlayışının alması sonucunu doğurmuştur. Günümüzün yönetişim anlayışı içinde tepeden verilen kararlarla o toplumda yaşayanlara emrivakiler yapılmasına yer yoktur. Bu emrivakiler insanların onurlu yaşam haklarına açık bir saldırı olarak görülmektedir.
Dünyada yaşanan bu dönüşümler, dünyada nüfusun ve kapitalin mekanda yeniden dağılımını, dolayısıyla mekansal organizasyonunu, yeniden belirlemektedir. Bu yeni yapı içinde Dünya Kentleri/Küresel Kentler yeni bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu dünya kentleri, sanayi toplumunun tek merkezin hakimiyetindeki metropoliten kentlerinden, büyük bir alana yayılan, her parçası küreselle ilişkilenmiş, çok merkezli bir kentsel bölge haline dönüşmüştür/dönüşmektedir. Bu merkezler yatay koordinasyonu, ağsal ilişkiler içinde, parçalanmış bir mekanda gerçekleştirmektedir. Kentsel bölge olarak tanımlanan alan içindeki sanayi ve servisler birbirleriyle işbirliği ve etkileşim içinde, yer aldıkları coğrafi alanın kültüründen etkilenerek ve bir bölümü yazılı olmayan yerel bilgiyi kullanarak hızlı bir gelişme göstermektedir. Diğer bir deyişle, kentsel bölge içinde oluşan yığılma ekonomileri, pozitif dışsallıklar yaratarak ekonomik faaliyetlerdeki gelişmeyi hızlandırmakta ve artık bu tür gelişmeler metropoliten alanın merkezindeki kent yerine, yeni oluşan kentsel bölge içinde meydana gelmektedir.6
Bu kentlerde MİA’ların çevresinde ve altkentlerde ortaya çıkan çöküntü eğilimlerini tersine çevirmek için soylulaşma süreçleri gelişmeye başlamaktadır7. Kentlerin yaşadığı bu dönüşüm sırasında yeni orta ve üst orta sınıflar için kentlerin çeperlerinde kapıları kapalı lüks konut alanları gelişmektedir.
Kentsel bölgelerin başını çektiği bu büyüme kalıbı kentlerin kendi içindeki eşitsizliklerin azalmasına önemli bir katkıda bulunmamaktadır. Bu kentlerde mutlak fakirlik düzeyindeki nüfus yüzde 25’ler düzeyinde hatta daha yüksek değerler alabilmektedir.

Dönüşme nasıl gerçekleşiyor ? Gelişmiş demokratik hukuk devletleri içinde sanayi toplumunun küresel metropolleri bilgi toplumunun kentsel bölgelerine dönüşmesi değişik süreçler ve aktörler eliyle oluyor. Yeni bir planlama biçimi gelişiyor. Müzakereci ve şeffaf bir planlama süreci işliyor. Bu süreçte tarihsel mirasa ve doğal değerlere ve insan haklarına/hukuk devleti anlayışına saygılı kalınıyor. Bu süreç içinde sonuç ahlakı değil deontolojik planlama ahlakı hakim oluyor. Opak süreçlerle, siyaset kanalları kullanılarak topluma emrivakiler yaratılmıyor. Toplumun değişik katmanlarından gelecek tepkiler aşırı yetkilendirilen kamu aktörleri kanalıyla aşılmıyor, demokratik süreçlerin işleyişi engellenmeye çalışılmıyor.
Avrupa’da hızla kabul gören yaklaşım kentsel dönüşüm projelerinin stratejik olarak tasarlanan/planlanan yerele bağlı, çok sektörlü, çok aktörlü ortaklık yaklaşımı ile gerçekleştirilmesidir.8 Bu geçişte planlar doğrultusunda devletin gerçekleştirdiği alt yapılar, gayri menkul alanındaki girişimcilerin(developer) uygulamaları, doğrudan üretim alanındaki girişimcilerin yatırımları ve tek tek konut kullanıcılarının kararlarıyla gelişen soylulaşma (gentrification) süreçleri etkili roller oynuyorlar.
III. TÜRKİYE’DE KENTSEL DÖNÜŞÜMÜN VAKTİ NEDEN GELDİ ?
Bu konuşmanın başından beri iki tür kentsel dönüşümden söz ediyorum. Birincisi sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişin çıkardığı kentsel dönüşümlerdir. Bu geçiş için vakti geldi ya da vakti gelmedi demek çok anlamlı değildir. Burada bir ülkenin siyasi aktörleri için bir tercih sözkonusu değildir. Vakti geldi dediğimde kastetdiğim Türkiye’deki siyasal aktörlerin uyguladığı dönüşüm projeleridir. Kanımca dönüşüm projelerinin vaktinin gelmesinin temel nedeni, Türkiye ekonomisinde genelde gayri menkul ekonomisine, özelde konut sektörüne yaklaşım mantığının değişmesidir.
1960’lı yıllarda Türkiye planlı ekonomiye girdiğinde, konut harcamaları bir yatırım konusu ele alınıyordu. Ülkenin kalkınmasında kapital en önemli kıt faktör olarak görülüyordu. Türkiye de zaten düşük olan kapital birikimi içinde yatırımlarını olabildiğince sanayiye ayırmaya çalışıyordu. Bu durumda Türkiye’nin hızlı sanayileşmesinin yolu şehirleşmeye ve konuta ayrılan kapitalin en aza indirilmesi gerekiyordu. Bu durumda gecekondu, modernist meşruiyeti içselleştirmiş bürokrasi ve mimarlar ve plancılar tarafından bir sorun olarak görülse de, ekonomi açısından inovatif bir çözüm olarak ortaya çıkmıştı. Kentlerin modern kısımlarında yatırımı azaltmanın yolunu, kamu finansmanı kullanan konutlar için 63,5 metre kare gibi konut standartları saptamakta görüyordu. Özelilikle faiz hadlerinin yüksek olduğu dönemlerde kentleşmenin maliyetinin ucuzlatılması kritik bir öneme sahipti.
Günümüzde ise konuta bir yatırım olmaktan çok tüketimi çoğaltılarak ekonomiyi canlandırmakta yararlanılabilecek bir dayanıklı tüketim malı olarak yaklaşılıyordu. Genellikle konutun 135 farklı sektörle ilişkisi olduğu söylenerek, ekonominin krize düştüğü dönemlerde ekonomiyi canlandırmak için konut harcamalarının artırılması teşvik edilmektedir. Ayrıca konut belli işlevleri yerine getirecek bir barınak olmanın ötesinde gösterişçi bir tüketim malı haline gelmiştir. Bir barınak olmanın ötesinde yaşam biçimi sunan karmaşık bir ürün olarak piyasaya arz edilmekte ve satılmaktadır.
Piyasaya yeni ve karmaşık bir ürün olarak arz edilen konutların İstanbul’daki satışlarına bakıldığında ilgin bir durum gözlenmektedir. Lüks konutlar yapılmaktadır. Piyasada müşteri bulmakta ve satılmaktadır. İlginç olan bu satılan konutların boş tutulduğu görülmektedir. Bu halde konut dayanıklı bir tüketim malı olmaktan çıkarak gayri menkul değer artışlarından pay almanın bir aracı haline gelmiştir. Onun için meskun olmadan metruk olan konutların varlığından bahsedilmektedir.
Konutun kazandığı bu yeni işlevler ve Türkiye’de güçlü bir inşaat girişimcileri grubunun oluşmuş bulunması bir araya geldiğinde günümüzde konut ihtiyacından çok daha yüksek sayılarda konut arz edilmektedir. Kriz içinde bulunan dünyada, ekonomisinin canlılığını korumak isteyen Türkiye’de hükümetler bu fazla konut sunumuna talep yaratmak durumunda kalmaktadır. Türkiye’nin bu konuda bulduğu çözümün kentsel dönüşüm projeleri olduğu söylenebilir. Devlet kentsel dönüşüm bölgeleri ilan ederek bu talebi yaratmış olmaktadır. Türkiye’nin günümüzde kentsel dönüşüm projelerine birden ağırlık vermesinin gerisinde böyle bir mantık gözlenebilir.
Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktarın tahminine göre ülke genelinde 20 milyon konut stoku vardır. Bunun 5 milyonu 1999 sonrasında yapıldığı için deprem riski taşımamaktadır . Geriye kalan 15 milyon konutun 7 milyonunun gerçekten risklidir. Yıkılıp yeniden yapılması gerekmektedir. Bakan bu yenilemenin yirmi yılda tamamlanacağın düşünmektedir. Bu hükümetin konut piyasasında yılda 350.000 konutluk bir ek talep yaratması anlamına gelmektedir.9 Türkiye’de bir yandan kişi başına gelirin 10.000 dolar düzeyine çıkması, öte yandan Türkiye ekonomisinin canlılığının korunması için ek konut talebininin yaratılmasının gereği, yanısıra faiz hadlerinin düşme eğiliminde olması kentsel dönüşümün vaktini getirmiştir.
Ek talebin yaratılmasında baş vurulan tek yol kentsel dönüşümü geliştirmek olmamıştır. 3 Mayıs 2012’de 6302 sayılı yabancılara gayrimenkul satışını düzenleyen Mütekabiliyet Yasasının çıkarılmasıyla yabancıların gayri menkul alımları özendirilmiştir. Kentsel dönüşüm yasasının numarasının 6306 olduğu hatırlanırsa her iki yasanın aynı amacı gerçekleştirmek için bir çift taslak olarak hazırlanmış olduğu anlaşılır. Bu gelişmeler sonucu Sotheby International, Türkiye’de İstanbul ve Bodrumda ofis açmıştır. 10 Lüks konut üreticileri artık özellikle İstanbul’un merkezi yerlerindeki projelerinin en az yarısını yabancılara satmayı planlamaktadırlar. 11 Ali Ağaoğlu Dubai Gayri Menkul fuarında Maslak 1453 projesinden 2000’ne yakın konut satmıştır.12
Kentsel dönüşüm, çok meşru olan, depreme karşı halkın güvenliğinin sağlanmasıyla gerekçelendirilse de, kentsel dönüşümün vaktinin neden daha önce değil de günümüzde geldiğinin gerisinde, Türkiye’nin ekonomik canlılığının büyük ölçüde gayrimenkul sektörüne dayandırılmış olmasının bulunduğu gayet açıktır. Ama dünya deneyimi ekonomisini gayrimenkul sektörü kanalıyla canlandırmaya çalışan ülkelerin belli bir süre sonra krizle karşılaştığını göstermektedir. Henüz konut sektörünün finansmanın Türkiye’de böyle tehlikeli bir noktada olmadığını göstermektedir. Ama yine de, kriz karşıtı olarak kullanılan bir aracın belli bir süre sonra krizin doğurucusu haline gelebileceğini gözden uzak tutmamak gerekir.
Kentsel yenilemenin vakti gelmesi bende dönüştürülmesi gerektiği söylenen konut ya da yapı miktarının abartılmasına yol açtığı kuşkusu yaratıyor. Nitekim Çevre ve Şehircilik Bakanlığının dönüşüme konu olacağını ilan ettiği 7 milyon konut bağımsız uzmanların tahminine göre çok yüksek bulunuyor. Semih Tezcan Türkiye’de depremde göçebilecek bina sayısını İstanbul’da 36.400 Türkiye’de 252.000 , (680.000 konut) olarak tahmin ediyor.13 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kentsel Dönüşüm Dairesi Başkanı, İstanbul’da 150.000 binanın risk altında bulunduğunu deprem olursa 140.000 binanın ağır hasar göreceğini söylüyor. Bu 150.000 bina için dönüşüm projesi yapılmaya girişildiğinde proje bütünlüğünü sağlamak için 250.000 binanın yıkılacağını belirtiyor.14 Hazırlanan dönüşüm yasasında deprem riski altındaki binalar konusunda tek seçeneğin yıkıp yeniden yapma olduğu, güçlendirme seçeneğinin tamamiyle dışlanmış olduğu hatırlanırsa, neyin vaktinin geldiği açıklık kazanmaktadır.


IV. TÜRKİYE’DE YAŞANMAKTA OLAN DÖNÜŞÜMÜN FARKLILIĞIN NEDENLERİ ÜZERİNDEKİ SAPTAMALAR
Türkiye kentlerinin yaşadığı dönüşümün, aynı süreçler içinden geçerek yaşandığı için, dünyadaki kentlerde yaşanan dönüşümlerle benzer yönleri vardır. Ama önemli farklılıkları da bulunmaktadır. Bu farklılıklar özellikle yaşanan dönüşümünün gerçekleştirilme biçiminden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de yaşanan dönüşümün farklılığının beş nedenden kaynaklandığı söylenebilir.
Bunlardan birincisi İstanbul’da yaşanan dönüşümün bir sanayi dönemi metropolünden bilgi toplumunun kentsel bölgesine olan bir dönüşümden çok bir azman sanayi kentinden kentsel bölgeye geçiş halinde yaşanmakta olmasıdır. Daha önceki yıllarda İstanbul’un sanayileşmesi konusunda yaptığım çalışmalarda 1980’li yıllarda sanayi iş gücünün yüzde 58,2’sinin MİA’dan 4-9 km uzaklıktaki bir halka içinde yer aldığını görmüş bu durumda İstanbul’un metropoliten kent olarak adlandırılması yerine azman sanayi kenti olarak azman sanayi kenti olarak adlandırılmasının doğru olacağını ileri sürmüştüm.15
İkinci farklılık nedeni meşruiyetini, gelişmiş ülkelerin dönüşüm problemlerinden farklı nedenlerden alan başka türlerde dönüşüm projelerinin varlığıdır. Bunlar temelde iki türdedir. Bunlardan birincisi depreme karşı dayanıksız binaların dönüşümüne, ikincisi ise gecekondu alanlarının dönüşümüne ilişkindir. Bu dönüşümler gerekçesini geleceğin düzenin gereklerinden değil, geçmişteki ihmal edilmişliklerinden almaktadır.
Üçüncüsü ise yaşanan dönüşümlerin gerek özel kesimde, gerek kamu kesiminde güçlü aktörler eliyle gerçekleştirilmekte olmasıdır. Bu dönüşümün kamusal aktörleri olan Büyükşehir Belediyeleri ve TOKİ olağanüstü yetkilerle donatılmıştır. Tabii ki bu olağanüstü yargısına, demokratik hukuk devletlerinin pratikleriyle mukayese edildiğinde ulaşılmaktadır . Özel kesim aktörleri ise büyük özel kesim kuruluşlarıdır. Bunların önde gelenleri gayri menkul yapı ortaklıklarıdır. Bu kesim içinde bulunanların listesini tamamlamak için iktidara yakınlığını kullanarak yükselen bir kesimin varlığını da eklemek gerekir.
Tükiye’deki pratiğin farklılığının dördüncü nedeni Türkiye’de siyasal kültürün iktidar olmayı otoriter/totaliter bir bakışla büyük ölçüde özdeşleştirmekte olmasıdır. İktidar olanın başarısının sorunların çözümünde oydaşma oluşturmaya bağlı olduğu konusundaki anlayış, Türkiye’nin siyasal kültüründe yeterince ağırlık kazanmamış olduğu için dönüşüm konusunda alınan kararlar şeffaf olamamakta, katılımcı pratiklere açık hale gelememektedir.
Beşinci faktör olarak da Anadolu’da oluşan temelde muhafazakar değerlerle yoğrulmuş olan Anadolu burjuvazisinin, temelde muhafazakar olan ideolojisini, kapitalist gelişmeye engel olmayacak bir içerikle yeniden yorumlamayı başarabilmiş olmasını sayabiliriz.16
Bu beş faktörden ilk ikisinin, Türkiye’de kentlerde yaşanmakta olan dönüşümün kapsamını, gelişmiş ülkelerde yaşanan dönüşümlere göre daha geniş hale getirdiği söylenebilir. Ama kanımca, yaşanan dönüşümün esas farklılığını yaratan faktörler, üçüncü ve dördüncü olarak sayılanlardır. Dönüşümün güçlü aktörler eliyle ve otoriter/totaliter eğilim taşıyan iktidarlar döneminde gerçekleşmekte olması müzakereci, demokratik süreçlere yer bırakmamaktadır. Bu durumda emrivakilerle dolu, bende ciddi kaygılar yaratan, bir gelişme dinamiğini ortaya çıkarmaktadır. Beşincisi ise yaşanmakta olan dönüşüme karşı doğabilecek çeşitli dirençlerden önemli birinin neden ortaya çıkmadığına bir açıklama getirmektedir.

Kanımca bu beş faktörden en önemlisi, İstanbul’da yaşanan dönüşümün şiddetini belirleyeni, bu konuda Türkiye’nin güçlü aktörler yaratabilmesi olmuştur. Bu bakımdan ilk gelişenler özel kesimdeki aktörler olmuştur. Bu gelişmenin gerisinde 1970’li yıllardan günümüze kadar uzanan bir arka plan sözkonusudur. Cumhuriyetin başından itibaren devletin altyapı ve bina inşaatlarıyla belli bir birikim sağlayan müteahhitler, 1970’li yıllardan sonra dış dünyaya açılmış ve günümüzde dünyanın en büyük 225 müteahhitlik firması arasına 33 Türkiye kökenli firmayı sokabilecek bir düzeye gelmiştir. Bu firmaların bir kısmı dış dünyada sağladığı birikimleri o ülkelerde gayri menkul girişimcisi haline gelmekte kullanmışlardır. Bu kapasitesinin oluştuğu dönemde, Türkiye’de Gayri Menkul Yatırım ortaklıklarının kurulması ve orta sınıfların genişlemesiyle birlikte konut finansmanında banka kredilerinin yaygın olarak kullanılmaya başlamasıyla birlikte toplu konut ve büyük gayri menkul yatırım projeleri için gerekli büyük kaynakları oluşturabilme olanakları ortaya çıkmıştır. Gayrimenkul alanında böyle büyük kapasitelerin oluşması sonucu 2010 ‘da Türkiye’de 800.000’nün üzerinde konut inşaatı başlatılabilmiştir. Bu tabii ki bu büyük bir kapasitedir.


Artık inşaat müteahhitleri müteahhitlik yapmıyorlar. Varyap’a Dumankaya’ya, Ağaoğlu’na, Özyazıcılara sorduğunuzda size biz müteahhit değil gayrimenkul veya konut geliştiricisiyiz diyeceklerdir. Binlerce konutun inşa ve pazarlamasından sorumlu olan şirketlerde çalışan mimar ve mühendis sayısı toplam çalışanlara göre çok azdır. İnşaat alt taşaronlara ihale edilerek gerçekleştirilmektedir. 17
Bu büyük aktörlerin ortaya çıkması kentlerin büyüme biçimlerini değiştirmiştir. Kentler artık 1980’ler öncesinde olduğu gibi kenti dışa bağlayan ana yollar etrafında tek tek binaların eklenmesiyle yağlekesi gibi büyümemekte, şimdi büyükçe kent parçalarının kent saçağına sıçrayarak eklenmesiyle büyümektedirler.
Böyle bir büyüme kalıbı işlemeye başlayınca kentlerdeki projeler için en kıt faktör büyük toprak parçası haline gelmiştir. İlginçtir, kurumsallaşmış olan imar planı yapma pratiği de bu soruna çözüm bulmaktan uzaktır, varolan toprak parçalarını küçük parsellere ayırarak büyük toprakların kıtlığına katkı yapmaktadır. İşte bu noktada siyaset devreye girerek kamu kuruluşlarının mülkiyet haklarına müdahale yetkileriyle donatılmış güçlü kamu aktörleri oluşturmaktadır.
Bu konuda bir çözüm bulmak için iki kamu aktörünün yetkileri artırılmaktadır. Bunlardan birincisi Büyükşehir Belediyeleridir. 2005 ‘de yürürlüğe giren 5393 sayılı belediyeler yasasının 73. maddesinde nüfusu 50.000’den büyük belediyelere 50 dönümden büyük alanlarda dönüşüm alanı ilan etme yetkisi verilmiştir. 2010 ‘da bu yetki Büyükşehir Belediyelerine de verilmiştir. Bu iki kurum dönüşüme ilişkin, işlemlerini kolaylaştıracak ve özellikle küçük mülkiyet sahiplerinin dirençlerini kıracak olağan üstü yetkilerle donatılmışlardır. Bu konuda atılan son adım 16 Mayıs 2012’de çıkartılan 6306 sayılı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun” olmuştur. Kamu oyunda Dönüşüm Yasası diye bilinen bu yasanın taslağı sunulurken gönüllülük esasından söz edilmesine karşın yasanın maddeleri içinde daha çok zor kullanma yöntemleri tariflenmiştir.18
Güven Sak bu yasayla TOKİ’de ki yetki yoğunlaşmasını;beğendiği Hazine arazisini, imara açabilmekte, bu arazinin imar düzenlemesine kendi karar verebilmekte, bu arazide ya doğrudan kendi inşaat yapabilmekte, ya da bu arazide kimin inşaat yapacağına karar verebilmekte, şirketleri yarıştırmadan, kime ihale edeceğini seçebilmekte ve rantı kendi belirlerken kime dağıtacağına da karar verebilmektedir. Bu yasa TOKİ’nin kararlarının sonuçlarını büyük ölçüde denetim dışında bırakmaktadır. TOKİ bu yetkiler çerçevesinde yaptığı uygulamalarla, müteahhitlik sektörünün taşaronlaştırılmasına yol açmaktadır.19
Aslında TOKİ’ye verilen bu yetkilerin gerisindeki meşruiyet kaynağını, toplumun düşük kesimli gruplarına konut sağlamasıyla görevlendirilmesi oluşturmaktadır. Bunun dayanağını da İnsan Hakları Bildirgesinde ve Anayasadaki konut hakkı teşkil etmektedir. Oysa TOKİ yüksek gelirli kesim için de konut üretmektedir. Son zamanlarda AVM’ler okullar, hastaneler, iş yerleri vb. yapmaktadır. Yaptıklarının hepsini toplu konut alanlarının tamamlayıcı bir parçası olarak değerlendirmek olanağı yoktur. TOKİ Başkanı Şehircilik ve Çevre Bakanı olduktan sonra benzer ve daha güçlü yetkiler yeni bakanlıkta temerküz ettirilmeye başlanmıştır.
Bu mekanizmalarla büyük arsalar üretilerek, güçlü yapımcı aktörlere yeni binalar yapımı için verilmesi olanağı sağlandığında, bu büyük kuruluşlar büyük kent parçalarını inşa edebilmek için kentin çeperlerine sıçrayabilmekte, bu yeni kentsel parçayla kentin yerleşik kesimleri arasındaki alanlar da küçük girişimciler, başka bir deyişle yapsatçılar tarafından, arsa sahiplerine daha yüksek paylar verilerek, inşaa edilmektedir.
Bu noktaya kadar konuşmamda soruna sadece arz dinamiği açısından yaklaştım. Tabii bu konuda bu arzı satın almak için yeterli talep yaratılamıyorsa bir bunalımla karşılaşılacaktır. Bu nedenle yaşanan dönüşümün yeterli talebi yaratmakta hangi mekanizmalardan yararlandığı üzerinde de durmak gerekir. Bu bakımdan en kritik olan faktör dünyada yaşanmakta olan dönüşümün ortaya çıkardığı orta sınıfların genişlemesi olgusudur. Türkiye’nin yaşadığı dönüşüm içinde özellikle Anadolu Kaplanları diye adlandırılan kentlerde bir muhfazakar burjuvazi ve orta sınıf gelişmesi oldu. Türkiye’de eski dönemlerin geleneksel muhafazakar kesimin düşünürleri yüksek yapılara, gösterişçi tüketime karşıydılar. Böyle düşünenlere örnek olarak Nurettin Topçu’yu, Ekrem Hakkı Ayverdi’yi, Turgut Canseveri, Mehmet Şevki Eygi’yi sayabiliriz. Oysa günümüzdeki muhafazakarların önemli dinamik bir kesimi farklı düşünüyor. Muhafazar kesim kalkınmacı retoriği benimsemesi, içerdiği antiemperyalist damar dolayısıyla ötekisinin başarı diye gösterebildiğini, kendisi de başarmak istemeye başlamıştır.20 Yeni Anadolu burjuvazisi muasırlaşmayı, bayındır etmeyi içselleştiriyor. Zenginlik utanılan ve saklanılan bir şey olmaktan çıkarak sergilenilebilecek bir şey niteliğini kazanıyordu. Buna paralel olarak dünyevi mülkiyetçi hatta giderek hırslı gösterişçi bir zenginlik anlayışı gelişiyordu.
Bu kesim sınıfsal konumuyla birlikte yer değiştiriyor, kentte yatırım yapıyor, bu yatırımla birlikte kentin dönüşümüne katkıda bulunuyor, yatırımlarının getirisini alıyordu. Bu grup batılı yaşam tarzını islamlaştırmak istemektedir. Bu sınıf içinde marka düşkünlüğü ortaya çıkmakta, islami çöpçatanlık, islami moda, tesettür otelleri, islami gazeteler yaygınlaştırılmak istenmektedir. Bir tür islami habitus oluşturulmaya çalışılmaktadır.21 İslami gıda, giyim, eylence gibi tüketim pazarları ve bunların içinde markalar oluşmuştur. Benzer eğilimler turizm ve konut tercihlerinde de görülüyordu. Bu süreç içinde pahalı lüks konut kapitalist bir ürün olduğu kadar, islami bir ürüne dönüştürülmüş oluyordu.
Gerçekte tüketim nişlerinde bazı farklılıklar yaratılmasına rağmen ister modern ister muhafazakar kesimde olsun gelişen burjuvazi ve orta sınıfların kapitalizmin gelişmesine ve kentsel dönüşüme katkılarının aynı kanalda işlediği gözlenmektedir. Her iki kesimin de yıkıcı bir yapıcılığı benimsedikleri söylenebilir22.
Aslında bu yetkiler, bu güçlü aktörler ve sözünü ettiğim iktidar kullanma biçimi bir araya geldiği zaman, merkezi siyasetin istekleri karşısında yerelin hiçbir gücü kalmamış olmaktadır. Onun için başbakan şehirlere gidip proje ilan ediyor. Bir başbakanın şehir projesi ilan etmesi bana tuhaf geliyor, bu tutum yerel demokrasinin alanını daraltıyor.

  1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©anasahife.org 2016
rəhbərliyinə müraciət