Ana səhifə

TÜRKİye iŞ bankasi kültür Yayınları Masallar Jean De La Fontaine Çeviren Sabahattin Eyuboğlu


Yüklə 1.22 Mb.
səhifə1/20
tarix08.05.2016
ölçüsü1.22 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   20
TÜRKİYE İŞ BANKASI Kültür Yayınları

Masallar

Jean De La Fontaine

Çeviren Sabahattin Eyuboğlu



La Fontaine, Fransa'nın küçük bir şehrinde, orta halli bir evde, 1621 senesinde doğmuş; en sevdiği çağdaşları ve dostları Moliere'den bir, Boileau'dan ve Racine'den on beş yıl önce. Biraz kırlarda, biraz okullarda dünyayı tanıdıktan, babasının gönlünü hoş etmek için biraz evlenip boşandıktan sonra Paris'e gelmiş, açık yüreği, hoş sohbeti, candan dostluğu, gülümser, acıyı tatlı eder filozofluğu, kimseyi kırmadan kimseye boyun eğmezliği, saygısızlığa, zevksizliğe, dalkavukluğa, fırsatçılığa düşmeyen şakalarıyla kendini sevdirmiş, hiç akademik olmadan akademi azası olmuş, kralı tutmadan kralca tutulmuş, dost evlerinde yata kalka, gönlünce okuya yaza, masallar dolusu güle söyleye yaşamış ve yetmiş dört yaşında, son masalı başında, uyur gibi ölmüş.

Bu şair, çağında, yaşayışı, davranışı, şiir anlayışı, edası ve üslubuyla tek basınadır; bununla beraber en fazla orta malı olmuş Fransız şairi de odur. Kendi kalarak herkesin olmak, La Fontaine'in en büyük özelliği bu. Anlattığı her masalın konusunu başkalarından, herhalde kendileri de başkalarından, en çok da halktan alan masalcılardan, Bidpai'dan, Ezop'tan, Phaidros'tan, İtalyan, Fransız yazarlarından, şundan bundan almış, yine de dünya edebiyatı tarihinde pek az şairin kalabildiği kadar kendisi kalmış.

Doğrusunu isterseniz, orta malı olmak, ortanın içinde, ortadan en çok kurtulanların başına geliyor. Bildiğiniz büyük şairler arasında konularını kendi uydurmuş, kimsenin bilmediği, yaşamadığı, düşünmediği şeyler anlatmış olanları arayın, zor bulursunuz. Bulsanız da öyleleri çoğu kez, kendince olmamak korkusuyla kimsenin bilmediğinden yana gidenlerdir.

La Fontaine orta malında kendinceyi bulmuş, bulduğu için de yeniden orta malı olmuş. Ne var ki, orta malı olan şair hayrat çeşme gibi bir şey oluyor. Üstelik kim olursa içiyor bu çeşmeden: Akıllı akılsız, namuslu namussuz, zengin fakir, hırlı hırsız içebildiği kadar içip, çeşmeden çok kendi kendini düşünüp gidiyor. La Fontaine'i öyleleri beğenir ki insanın bir daha okumayası gelir; öyleleri kötüler ki yaşa La Fontaine denir. Kimi öğretmenin elinde La Fontaine karınca gibi kalpsiz, tilki gibi hinoğluhin, aslan gibi haksız olur; kimi öğretmenin elinde de ağustosböceği gibi sevimli, güvercin gibi dost, geyik gibi haklı, tavşan gibi tatlı. Fransız edebiyat tarihinde bir bakarsınız La Fontaine'i öven övene; bir de bakarsınız yeren yerene. Kimi en büyük şairimiz der, kimi en büyük serserimiz. Kimine göre La Fontaine haktan yanadır, kimine göre haksızlıktan yana. Boileau'ya göre melektir, Rousseau'ya göre şeytan. Bir zaman da gelir herkes La Fontaine'de birleşir: Kralcı, La Fontaine'i kralca görür, kral düşmanıysa kral düşmanı. Her ideoloji onda, kendini destekleyecek bir şeyler bulur. Bir Fransız dostum bana: "Bizim okullarda La Fontaine okundukça bizde haklıyı haksızdan ayırmak zordur" demişti. Bu dostumun karısıysa, kocasına şunu söylemişti: "Ben seni La Fontaine'e benzeterek sevdim; dünyanın haksızlıklarla dolu olduğunu da ondan öğrendim."

Bir de şu var: Bütün ünlü yazarlar gibi La Fontaine'i de herkes şundan bundan dinlediği, bilir gibi olduğu için okumaz; çocukluğundan beri bildiği birkaç masalıyla kalır. Onları bile kendince değil, şunun bunun anladığı gibi anlamıştır: Cimri karınca serseri ağustosböceğini kovmuş, kurnaz tilki budala kargayı aldatmış, güçlü kurt güçsüz kuzuyu yemiş... La Fontaine de aferin demiş, ya da hiç aldırmamış; dünya böyledir deyip geçmiş. Jean Jacques Rousseau'nun bile La Fontaine'i baştan sona alıcı gözüyle okuduğunu sanmıyorum. Okumuş olsa, La Fontaine'i hep kurnaz tilkiden yana olmak, çocukları baştan çıkarmakla suçlamazdı. Bütün bu hayvan masalları geniş bir insanlık komedyasının birer sahnesidir sadece. Bu komedyada iyi kötü her çeşit insan, zaman zaman rol değiştirerek, boyunu gösterir, gider. La Fontaine hepsini kuklacı gibi ve bütün tiyatro ustaları gibi, yukarıdan yönetir. Her masalın başında veya sonunda verdiği öğütler, bir taraf tutmadan çok, sahneye koyduğu parçanın bir özeti gibidir. Araya girdiği zaman, kendini belli ederek, parantez açarak girer, oyuncuların postuna bürünerek değil. O da kızıyor elbet dünyanın haline, komedyasına iyilerden çok kötülerin girmesine, kurtluğun, tilkiliğin insanlar arasında yürümesine; kızıyor ama şairce, vaizce, hatipçe değil. Şiiri bırakıp öfkesini Rousseau gibi mi anlatsın? İstese de yapamaz ki onun gibi. Şiir başka şey, nutuk başka; insanlığın halini görüp göstermek ya da sezdirmek başka, onu düzeltmeye çalışmak başka. İkisi aynı kapıya çıkar belki, ama çok ayrı yollardan. La Fontaine bir akıl hocası olarak okunur, okutulursa doyurmaz elbet; çocukları da, büyükleri de sıkabilir; ama bir de şair, komedya yazarı olarak ele alın, o zaman bakın tadına doyuluyor mu? Onun iyi bildiği şey ders vermek değil, kukla oynatmak. Oysa La Fontaine'i yüzyıllardır çokları masal yoluyla öğüt veren bir öğretmen gibi görmüş; onun için de masallarını daha çok çocuklara sunmuşlar. İşin tuhafı La Fontaine çocukları pek sevmez; hele hayvanlarına taş atan yumurcakları!

Bütün cömert sanat çeşmeleri gibi La Fontaine'den çocuklar da içebilir; ama La Fontaine masallarını onlar için yazmış olmak şöyle dursun, masalları çocukların elinden alıp, çocuk oyuncağı olmaktan çıkarıp, kendi oynamış onlarla; bir olgun insan eğlencesi yapmış masalları. Konuşan hayvanlar çocukları eğlendirebilir, belki biraz düşündürebilir de; ama aslanda, kurtta, tilkide, gazetelerde adı çıkan şu veya bu ünlü insanı görmek, kurtla kuzu masalını falan mahkemenin kararıyla birleştirmek hangi çocuğun aklından geçebilir? Geçmeyince de okuduğu ha La Fontaine olmuş, ha da herhangi bir hayvan masalı. Ancak büyüdükten sonra anlar La Fontaine'in ne demek istediğini. Ne kurtlar arasında yaşadığını çocukken ne bilsin?

Gerçi La Fontaine'in bir çocuksu tarafı yok değil; bütün gerçek şairler gibi o da çocukluğunu yitirmemiş, ya da kırkından sonra yeniden bulmuş. Ama bu bir başka çocukluk, yumurtanın değil, düşüncenin kabuğunu kırarak ulaşılan bir çocukluk. La Fontaine de oynuyor; ama evin avlusunda okulun avlusunda değil, insanlık pazarında; bilyalar, bebeklerle değil, tanrılar, krallar, kahramanlar, papazlar, softalar, zenginler, cimriler, şarlatanlar, bilgiçler, dedikoducularla. Nice çağdaşlarının birer çocuk gibi kandığı nice yalanlara, Racineİeri, Corneille'leri bile büyüleyen gösterişlere kanmamış, masalların dokunulmazlığı içinden nice koca bebeklere kıs kıs gülmüş. Böyleyken yine de fazla ciddiye alınmayıp çocuklara mal edilmesi fena olmamış belki de. Bu sayede masallar bir hürriyet kazanmış, alay ettikleri evlere, kafalara girmiş, papaz kitaplarında bile yer almışlar.

Masalların hür havası La Fontaine'e Fransız dilinin bütün incelikleriyle oynamak imkânını vermiş. Köylü ağzından kral ağzına kadar nerede bir hoş deyim bulmuşsa almış, öyle de tadını çıkarmış ki, kendi uydurmuş gibi gelir insana. O kadar ki La Fontaine'de şiirin kendinden mi, yoksa düpedüz halkın dilinden mi geldiğini kestiremezsiniz. Milli şair asıl böylesine denir, bence: Kendini milletinin dilinde buluyor, milleti de onun dilinde kendini. Onunla çarşı pazar şiire, şiir çarşı pazara giriyor. Bakıyorsunuz, en bayağı, en orta malı söz, beklenmedik bir anlam kazanıvermiş, ya da kaybettiği bir tadı yeniden bulmuş; filozofların kullandığı bir terimse farenin, kurbağanın ağzında sokağa düşmüş; yalnız tümcedeki yeri değişmekle bir kelime bütün bir yergi, ya da övgü olmuş. Öyle bir dil harmanı ki bu, sözler bir savruluşta öz oluveriyor. La Fontaine Fransız çocuklarına asıl bu yanıyla faydalı olsa gerek. Dillerini ustaca kullanmasını en çok ondan öğreniyorlar: İster istemez ezberledikleri masalların dil kıvraklığı, her şeyi kısaca anlatıverme gücü, söz yerindeliği ömürleri boyunca örnek oluyor onlara. La Fontaine'in ahlak hocalığı dil öğretmenliği yanında sönük kalır. Ona en büyük Fransız şairi demeleri daha çok dilinden ötürüdür.

Masalların kuruluşu da örnek olmaya değer. Çeviri ne kadar kötü de olsa, yapının sağlamlığı şiiri kurtarıyor. Okuyun bakın, nasıl bir çırpıda dekoru çizip, şahıslarını en kestirme yoldan sokuveriyor içine; nasıl ayrıntıları yerinde ve tadında işe karıştırıp bütünün emrine veriyor; kimi yerde hızlanıp kimi yerde yavaşlayan, bir hoplayıp bir süzülen anlatış ne rahatça bitiveriyor.

La Fontaine'in insanı sıkmaması, anlattığı masalın konusundan değil, hele verdiği öğütlerden hiç değil; anlatışın çevikliğinden, masalın takıntısız gelişmesinden geliyor. Bildiğiniz bir konuyu yeniden tanır gibi olmanız da bundan.

Bizim edebiyatımızda La Fontaine gibisi neden yetişmemiş dersiniz? Ezop'un Anadolulu olması bir yana, bizim kadar masal dinlemiş, Hint'ten, Çin'den, Arap'tan, Fars'tan masal getirmiş, efsaneleri katmış, karıştırmış millet azdır. Sadi, Mevlana gibi büyük saydığımız şairler de masalları küçümsememişler. Üstelik halkımız Nasreddin Hoca diye eşsiz bir masal kaynağı da yaratmış. Hâlâ bugün çoğumuz inanışını, görüşünü bir masal yardımıyla anlatır. Gazetelerde politik fıkra yazarları masalsız edemez. Öyleyken, çığır açamamış birkaç eski şairimizi çıkarırsak, kimse masal değerlerimizi şiire aktarmayı iş edinmemiş. Orhan Veli'nin ömrü yetseydi, belki geçim zoruyla başladığı Nasrettin Hoca masallarım daha öteye götürürdü. Başkası pek çıkmadı,

Orhan Veli'den daha da genç ölen Muzaffer Tayyip Uslu da La Fontaine'e duyguluca dokunuvermişti:

Gel etme karınca kardeş, Ağustosböceğine acı. Onun mu kabahat sanki Şarkı söylediyse bütün yaz.

Divan şiiri zaten masal anlatmaya elverişli değildi. Masalların sahici Türkçeliği bir yana, yalan içinde gerçekliği, din, devlet dışındalığı, bir de beyitlerin kısa soluklarına sığmazlığı onları edebiyat dışı bırakıyordu. Tanzimat'tan sonra Batı'ya özenen şairlerimizse anlaşılan masalları yeterince Batılı görmüyorlardı. Daha sonrakiler, yeniler, İkinci Yeniler çağdaş Batı şiirine çevrik oldukları ve onda şimdilik masala pek yer verilmediği için La Fontaine gibileri çocuklara bıraktılar. Oysa asıl Batılı şiir masal gibi konuşan, anlatan, uzun soluklu, başlı sonlu, gelişmeli şiirdir. Öbür türlüsünü, kesintili, tutarsız, zaman dışı şiiri Doğu, hatta Uzakdoğu Batı'dan daha iyi kıvırmıştır.

La Fontaine'i Türkçeye çevirdikçe sevdim, sevdikçe de çevirdim. Bizim halk dilimiz adsız La Fontaine'ler yoğurmuş olacak ki, bu yaman dil ustasının deyişini değilse bile deyimlerini, özel tadını değilse bile anlam zenginliğini, anlatım imkânlarını, düşünce oyunlarını, taşlama inceliklerini karşılamakta pek zorluk çekmedim: Aradıkça La Fontaine'ce söz çok bulunuyor Türkçede, hele köy Türkçesinde. Fazla mahalli olmaktan korkmasam, La Fontaine'e tıpatıp uyan birçok köy deyimi kullanabilirdim. Âşık Veysel size köy diliyle hayvan masalları anlatsa da dinleseniz: Çil horozunan ak tazı dimişler, gidek yâd elde bir köy şenedek... Bir dağın koyağında eğlenmişler... Horuz çıkmış (adını unuttuğum bir ağacın) doruğuna, edirafı kişiflemeğe... Tazı yatmış gıllı bir dikenin dibine... Tülkü demiş ufuktan, sen ne aran bu yanda... Birlik gurak sizin köyü... Bizim köyün muftart şu kâfilin dibinde... Tazı kapmış koparmış tülkünün kuyruğunu... Zor şenedirsiniz bu köyü, demiş tülkü...

Halkın diline dayanmamakla eski edebiyatımızın neler kaybettiğini göstermek, bu çevirilerde güttüğüm amaçlardan biri oldu. Bugün bile asıl Türkçeyi, halkın Türkçesini, ne kadar az biliyoruz. Çevirme zorluklarımızdan çoğu Türkçe'nin değil, bizim darlığımızdan, deyimlerimizi yarım yamalak bilişimizden, kullandığımız kelimelerin nerden nasıl geldiğini bilmeyişimizden geliyor. Bereketli topraklar üstünde kıtlık içindeyiz bu yüzden. Yeni romancılarımızın, şairlerimizin dilini fazla halkçı, bundan ötürü de "gayri ciddi" bulanlar edebiyatta ciddiliğe ancak bu yoldan gidilebileceğini bilmiyorlar.

Sabahattin Eyuboğlu

ÖNSÖZ

Masallarımdan birkaçının kötü karşılanmaması bu kitabımın da aynı lütfü göreceği umudunu verdi bana. Gerçi belagat ustalarımızdan biri masalların dizelere dökülmesini doğru bulmadı. Onca masalların başlıca süsü, hiç süsleri olmamasıdır. Şiir sanatının baskısı dilimizin ağırbaşlılığıyla da birleşince, çok yerde beni aksatacağı, çoğu masalın az ve öz söyleme özelliğini bozacağı kanısında kendisi. Azla özü söylemek masalın canı sayılabilir; çünkü onsuz ister istemez tavsar masal. Böyle bir görüşün ancak pek üstün zevkli bir insandan geleceği su götürmez; ama biraz daha yumuşak davranmasını beklerdim kendisinden. Kısa söylemesini seven Lakedemonya şiir perileriyle Fransa'nınkiler, pek o kadar düşman olmadığına göre, arada bir bu iki okulun birleştirileceğine inanmasını isterdim.

Hem sonra önümde örnekler var benim; eski örnekler değil (onlar Fransızca değil çünkü), yeni örnekler. Bütün çağlarda ve şiire önem veren bütün milletlerde Parnassos hiç de yabana atmamış masalı. Ezop'a hamledilen masallar ortaya çıkar çıkmaz, Sokrates yerinde bulmuş Musaların kılık kıyafetiyle süslenmelerini. Platon'un bu konuda anlattıkları o kadar hoş ki, bu önsözün bir süsü yapmadan geçemeyeceğim onları. Platon der ki, Sokrates ölüme mahkûm edilince, bilmem hangi bayramlar yüzünden öldürülmesi ertelenmiş. Ölüm günü kendisini görmeye gelen Cebes'e Sokrates, tanrıların uykusunda birkaç kez kendisini ölmeden müziğe vermesi gerektiğini buyurduklarını söylemiş. Önce bir şey anlamamış bu düşten Sokrates; müzik insanı daha iyi yapmadığına göre ne diye versin ona kendini? Tanrılar bu esini durmadan yolladıklarına göre bu işin içinde bir iş var demiş Sokrates. Bayram günlerinde bir kez daha gelince esin, tanrılar ne istiyor acaba benden diye düşünmüş taşınmış; müzikle şiirin ilişkisi olduğuna göre, belki şiirle uğraşmamı istiyorlar demiş. Uyumsuz iyi şiir olur mu, olmaz; ama uydurmasız şiir de olur şey değil. Oysa Sokrates gerçekten gayrisini söylemeye yokmuş. Sonunda ikisinin ortasını bulmuş: Ezop'unkiler gibi, içinde kimi gerçekler bulunan masallar seçmek. Böyle Sokrates ömrünün son günlerinde bu masalları şiire dökmekle uğraşmış.

Sokrates bizim masalları şiirle kardeş saymakta yalnız değildir. Phaidros da öyle düşündüğünü söylemiştir. Yazıtlarının yüceliği de filozoflar filozofunun doğru düşündüğünü gösterir. Phaidros'tan sonra Avienus girmiştir aynı yola. Onların ardından yeniler gelir. Yalnız yabancılar değil biz de birçok örnekler vermişiz. Gerçi bizimkiler bu işe koyuldukları zaman dilleri yabancı sayılacak kadar ayrıymış bugünkü dilimizden. Ama bu, girdiğim yoldan geri çevirmedi beni; tersine, başarı kazanırsam bu yolu yeniden açmak şerefini kazanmış olurum dedim.

Ola ki benim çabam, başkalarına daha ileri gitme hevesini vere. Bu maden biter tükenir cinsten değil. Benimkilerden çok daha fazla masal vardır şiire dökülmedik. Doğrusu ben en iyilerini, yani bana en iyi gelenleri seçtim; ama ben seçiminde aldanmış olabileceğim gibi, seçtiklerime daha iyi bir biçim verilmesi hiç de zor olmayacaktır. Bulunacak yol ne kadar kestirme olursa o kadar başarılı olacağı kanısındayım. Kim ne yaparsa yapsın, bana bir borcu olacaktır herkesin: Ya mutlu bir atılganlık gösterdiğimden ve tutulacak yoldan pek fazla ayrılmadığımdan ötürü, ya da başkalarını daha iyi yapmaya kışkırttığımdan ötürü...

Ne yapmak istediğimi yeterince söyledim sanırım; ne yapabildiğime gelince, onu yargılayacak olan halktır. Burada Phaidros'u beğendiren inceliği ve aşırı kısalığı bulamayacaksınız; bunlar benim gücümü aşan değerlerdir. Bu bakımdan ona benzemek elimde olmadığı için, kitabımın daha güler yüzlü olmasına özendim. Onun tutumunu beğenmediğimden değil bu. Latin dilinin gerektirdiği onun yaptığıydı. İyi bakılırsa, Terentius'un gerçek özelliği ve dehası görülür onda da. Bu büyük adamların sadeliği erişilir gibi değil doğrusu. Onlardaki dil olgunluğu ben de olmadığı için, sadelik yarışına girişemem onlarla. Onun için bir başka yolda denemek istedim kendimi. Bu yola hiç korkmadan girdim; çünkü Quintilianus, "Bir masal ne kadar güler yüzle anlatılırsa o kadar iyidir" der. Kendimi başka türlü savunmam gereksiz. Quintilianus'un bunu söylemiş olması yeter. Ben yine de düşündüm ki, herkesin bildiği bu masalların renklerine yeni renkler katmazsam hiçbir şey yapmış olmam. Bugün aranan bu: Yenilik ve güler yüz isteniyor yazarlardan. Güler yüzden maksadım herkesi gıdıklanıp güldürme yolu değil: Bütün konulara, en ciddilerine bile, verilebilecek bir çeşit hoşluk, gülümserlik.

Ama bu yapıtın değerini ona verdiğim biçimden çok yararlılığı ve özüyle ölçmeli. Çünkü insan düşüncesinin yarattığı değerlerden hangisine masallarda rastlanmaz? Öyle tanrısal bir şey ki bu, birçok eski Yunanlı bu masalların çoğunu Sokrates'e mal etmiş, böylece baba olarak onlara, tanrılarla en çok alışverişi olan bir ölümlüyü seçmişlerdir. Bilmem neden masalları gökten indirtmemişler, şiir ve belagat gibi onu da bir tanrının buyruğuna vermemişler. Bu dediğimi pek yabana atmamak; çünkü, bizim için en kutsal olan İncil'i, Pagan sapıtmalarıyla karıştırmama izin verilirse görülür ki Tanrı insanlara gerçeği parabollerle, rumuzlarla bildirmiştir. Bunlarsa küçük bir çeşit masal, masalımsı örneklerdir. Orta malı, teklifsiz oldukları için kolay bellenir ve daha etkili olurlar. Bizden yüce bilgilere benzememiz istenirse, zorluğunu bahane edebiliriz bu işin; ama istenen arıların ve karıncaların yapabildiği bir şeyse diyeceğimiz kalmaz.

İşte bunun için Platon Homeros'u devletinden kovduğu halde Ezop'a pek şerefli bir yer vermelerini, sütninelerinin onları çocuklara öğretmelerini ister; çünkü bilgeliğe ve erdeme ne kadar erken alıştırılırsak o kadar iyidir. Alışkanlıklarımızı düzeltmek zorunda kalmaktansa baştan iyi olmalarını sağlamaya çalışmalıyız. Bunun için de masallardan daha yararlı hangi yol bulunabilir? Bir çocuğa deyin ki, Crassus Perslere karşı giderken, nasıl çıkacağını düşünmeden düşman ülkesine girdi; bu yüzden de bütün çekilme çabaları boşa gidip ordusuyla birlikte mahvoldu. Aynı çocuğa bir de şunu söyleyin: Tilki ile teke su içmek için bir kuyunun dibine inmiş; tilki tekenin sırtını, boynuzlarını merdiven gibi kullanıp dışarı çıkmış; tekeyse inerken nasıl çıkacağını düşünmediği için kuyuda kalmış; demek her iş yaparken sonunu düşünmek gerek. Şimdi sorarım size: Bu iki örnekten hangisi çocuğu daha çok etkiler? Kafasının küçüklüğüne daha uygun olduğu için ikincisi değil midir üstünde duracak olduğu? Diyeceksiniz ki çocuğun düşünceleri zaten bir hayli çocukçadır; bir de biz onlara yeni oyunlar katmayalım. Ama bu çocuk oyunları görünüşte çocukçadır; aslında pek sağlam bir anlamı vardır onların. Nasıl noktanın, doğrunun, düzeyin ve daha başka basit ilkelerin, tanımlanmaların yardımıyla gökleri ve dünyayı ölçebilecek bilgilere ulaşıyorsak, masallardan çıkarabilecek düşünceler, sonuçlarla da kafamızı, ahlakımızı geliştirebilir, büyük şeylere hazırlayabiliriz kendimizi.

Masallar sadece ahlak dersi değil, birçok bilgi de verir bize. Hayvanların özelliklerini, değişik karakterlerini öğretirler... Böylece kendimizi de tanıtmış olurlar bize; çünkü biz insanlar, akılsız yaratıklarda iyi kötü ne varsa hepsinin özetiyiz. Prometheus insanı yapmak isteyince, her hayvanın en belirgin özelliğini almış ve çok değişik parçaları bir araya getirerek yapmış bizim insan soyunu; Küçük Dünya denen yapıtını koymuş böylece ortaya. Kısacası masallar öyle bir resimdir ki, içinde hepimiz kendimizi bulabiliriz. Bize gösterdikleri, yaşlı kişilerin dünyada edindikleri bilgileri belirtir, çocuklara da bilmeleri gerekeni öğretir. Çocuklar dünyaya yeni gelmiş oldukları için, ne dünyalıları bilmektedirler henüz, ne de kendi kendilerini. Onları bu bilgisizliklerinden bir an önce kurtarmak gerekir. Öğretmeli hemen onlara nedir bir insan, bir tilki ve daha başka hayvanlar... Bir insanın neden o aslana ya da o tilkiye benzetildiğini de anlatmalı onlara... Budur masalların yapmak istediği. Bütün bunlar üstüne ilk bilgileri veren masallardır.

Bir önsözün olağan uzunluğunu geçmiş bulunuyorum; ama yaptığım işi nasıl yaptığımı henüz söylemiş değilim. Bir masal iki parçanın bir araya gelmesiyle yapılır: Bu parçalardan biri masalın bedeni, öteki canıdır denebilir. Beden masalın kendisi, can ondan çıkan derstir. Aristoteles masallarda yalnız hayvanların bulunmasını ister; insanlara ve bitkilere yer vermez masalda. Bu kural bir zorunluluktan çok kibarlık gereği olacak; çünkü ne Ezop, ne Phaidros ne de herhangi bir masalcı bu kurala uymuştur; ama kıssadan hisse çıkarmayan, ahlak dersi vermeyen hiçbir masalcı yoktur. Ben bunu arada bir yapmadıysam, sebebi ahlak dersinin kimi masallarda hoşluğu bozması ya da dersi okuyucunun kendiliğinden anlayabileceği düşüncesidir. Fransa'da hoşa gitmeyen şeye kimse saygı göstermez. Büyük kural, nerdeyse tek kural hoşa gitmektir Fransa'da. Onun için eski kuralları zedelemeden uygulayamadığım yerlerde, bir yana bırakmayı cürüm saymadım. Ezop'un zamanında masal sadelikle anlatılır, ahlak dersi ondan ayrı ve hep sonradan verilirdi. Phaidros geldi, hiç uymadı bu düzene. Anlatmayı güzelleştirdi ve dersi sondan başa aldı kimi zaman. Ahlak dersine yer vermek zorunluysa ben de veriyorum; ama kimi yerde de onun kadar önemli bir başka düstura uyuyorum; onu getiren de Horatius'tur. Horatius'a göre bir yazar kafasının da, konusunun da yeteneksizliğini zorlamamalı. Başarıya varmak isteyen kimse işi buna götürmez der; bir şeyi iyi yapamayacağını gördü mü bırakır onur. Kimi ahlak dersleri için ben de bunu yaptım, başarılı olacaklarını pek ummayınca...

La Fontaine

BAŞLARKEN

Ezop'tur babası benim kahramanların.

Tarihleri uydurma da olsa bunların

Ders olacak doğru şeyler vardır içinde.

Her şey konuşur burada, balıklar bile.

Bütün söyledikleri bizleredir ama:

İnsandır eğittiğim hayvanlar yoluyla



BİRİNCİ KİTAP



AGUSTOS BÖCEĞİ İLE KARINCA

Ağustosböceği bütün yaz

Saz çalmış, türkü söylemiş.

Karakış birden bastırınca

Şafak atmış zavallıda;

Bir şey bulamaz olmuş yiyecek:

Koca ormanda ne bir kurtçuk, ne bir sinek.

Gitmiş komşusu karıncaya:

— Aman kardeş, demiş, hâlim fena;

Bir şeycikler ver de kışı geçireyim.

Yaz gelince öderim,

Hem de faizi maiziyle;

Ağustosu geçirmem bile.

Ödemezsem böcek demeyin bana.

Karınca iyidir hoştur ama

Eli sıkıdır:

Can verir, mal vermez.

— Sormak ayıp olmasın ama demiş;

Bütün yaz ne yaptınız?

— Ne mi yaptım? demiş ağustosböceği;

Gece gündüz türkü söyledim;

Fena mı ettim sizce?

— Yoo, demiş karınca, ne mutlu size;

Ama hep türkü söylemek olmaz;

Kışın da oynayın biraz.

KARGA İLE TİLKİ

Bay karga konmuş bir dala

Koca bir peynir ağzında.

Tilki kokuyu almış gelmiş:

— Günaydın, Sayın Karga, demiş;

Bu ne güzellik böyle:

Bakmaya doyamıyorum size.

Şu tüylere bakın, pırıl pırıl;

Sesiniz bilmiyorum nasıl;

O da renginiz kadar güzelse

Ne yalan söyleyeyim

Bu ormanda güzel yoktur üstünüze.

Karga bu sözlere bitmiş:

— Şuna bir gak diyeyim de ses görsün, demiş;

Gak der demez peynir düşmüş, tilki yutmuş.

— Kara bayım, demiş kargaya;

Şu sözümü hiç unutma,

Kaptırdığın peynire değer:

Her dalkavuk çıkarı için över,

Yüzüne güler, peynirini yer.

Karganın aklı gelmiş başına

İş işten geçtikten sonra.



ÖKÜZ OLMAK İSTEYEN KURBAĞA

Kurbağa bir öküz görmüş çayırda,

Bayılmış boyuna boşuna.

Kendisi yumurta kadar yok,

İlle de öküze benzeyecek:

Ikınmış, sıkınmış, gerinmiş,

Kabardıkça kabarmış, şiştikçe şişmiş.

Bir yandan da dişisine sorarmış:

— Nasıl, hanım, öküz kadar oldum mu?

— Nerde, demiş hanım.

Al öyleyse, demiş,

Biraz daha şişmiş:

— Şimdi nasılım?

— Vazgeç bu sevdadan canım.

— Sen dur hele, demiş bücür kurbağa,

Şişmiş bir daha, bir daha.

Derken çat demiş çatlamış!

Dünya böyle sersemlerle dolu:

Her bakkal illa han hamam yaptıracak,

Her küçük prensin elçileri olacak,

Her markinin sürü sürü uşakları!

  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   20


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©anasahife.org 2016
rəhbərliyinə müraciət