Ana səhifə

Tocquevilleci demokrasi, toplumsal iktidar ve sivil toplum kaygıları1


Yüklə 148.19 Kb.
səhifə1/3
tarix13.05.2016
ölçüsü148.19 Kb.
  1   2   3

Tocquevilleci demokrasi, toplumsal iktidar ve sivil toplum kaygıları1


Hasan Bülent Kahraman*

Giriş

Demokrasi yeryüzünde mevcut olan siyasal rejimlerden sadece birisidir. Hatta demokrasinin bir ‘rejim’ olup olmadığı dahi sorgulanmaya açık bir husustur. Çeşitli değerlendirmelere göre demokrasi bir siyasal rejimin (metaforik anlamda) alt veya üst yapısını meydana getirebilir. Çünkü, demokrasinin bir rejim olmayı aşan bir çok farklı özelliği mevcuttur. Rejimlerin en önemli özelliği olan ‘sistematik’liğin ötesinde demokrasi yerine göre bir toplumsal örgütlenme biçimi, yerine göre bireyin gerek kendi gerekse toplumsal varoluşunu tanımlama yöntemidir. O nedenle de demokrasi, gene rejimlerin en önemli özelliği olan, iktidar kur(gula)ma süreci değildir. Demokrasilerde iktidarlar oluşur ama demokrasi bizatihi siyasal iktidar oluşturmaz. Daha abartarak söylemek gerekirse iktidar demokrasinin sınırlarına tabidir ama demokrasi iktidarın sınırlarını daima aşar. Bu itibarla da ikisi arasında olduğu kadar demokrasinin kendi katılaşan, bürokratikleşen iç iktidarıyla da sorunu vardır.

Demokrasi bu niteliği ile daha öze dönük bir olgudur. Bir iktidarın niteliklerini tayin etme ve tanımla işlevine sahip olabilir demokrasi. Ama iktidarın kendisi olamaz. Tam tersine demokrasi özü gereği iktidar olgusunu kısıtlayan bir dinamiğe sahiptir. Daha açık bir söyleyişle belli ve özgül durumlar dışında sadece demokrasiyi kendisine hedef alan bir siyasal parti veya iddia olamaz. Fakat demokratik bir boyutu içinde taşımayan bir siyasal iddia ve örgütlenme de (demokratik kabul çerçevesinde) olanaksızdır. Bu, demokrasinin üzerinde yeterince durulmayan temel kısıtlaması ve aynı zamanda en büyük olanağıdır.


Bu açıdan bakıldığında, demokrasi, diğer rejimlerde görülmeyen çok farklı bir özelliğe sahiptir. Diğer rejimler kendilerini bir ‘son’ olarak görürlerken demokrasi kendisini bu şekilde tarif etmez. Demokrasi, tam tersine, kendisini sürekli olarak dönüştürme ve yenileme sürecidir. Bir yandan uzun bir yandan da kısa sayılacak tarihi demokrasinin bu önermeyi doğrulayacak bir tarihtir. Buradan hareketle demokrasinin her zaman kendi iç yeterliliğiyle ilgili bir sorununun bulunduğu ve o bağlamda demokrasinin ancak ‘ikinci en iyi rejim olduğu belirtilmelidir. Bununla birlikte kendisini gösteren daha önemli bir nokta şudur: demokrasinin sürekli dönüşen, değişen bir rejim olması, onun kendi kendisine yeterliliği sorunuyla iç içe geçmiş durumdadır. Bu da demokrasiye dışsal değil içsel bir sorundur. Yani, gene aynı metaforla söyleyecek olursak, uzun tarihi boyunca demokrasi, sadece demokrasi karşıtlarınca değil yandaşlarınca da eleştirilmiş ve gelişmesi için arayışlara sürüklenmiş, önermelerle karşılaşmıştır. Buradaki tartışma noktası bir yeterlilik veya yetersizlik değildir. Daha ziyade demokrasinin niteliği ve daha da önemlisi demokrasinin kapasitesi ile sınır şartlarıdır. Bu bağlamda da demokrasi bizatihi kendi kurumları, içsel yapısı ve kapasitesi doğrultusunda sorgulanır. Bu irdeleme daha soyut bir düzeyde demokrasinin bir fikir ve kavram olarak varlığını da kapsayabilir.

Bu makalede demokrasinin özellikle bu yaklaşımla, çoğunluk, çoğunluğun sivilliği, sivil yapıların gerek kendilerine yeterliliği gerekse ihtiyaç duydukları ikincil kurumlarla olan ilişkileri bağlamında bir değerlendirmesi yapılacaktır. Bu sorun demokrasinin literatürde sıklık değerlendirildiği üzere muhafazakar bir kanattan eleştirmeni olan Alexis de Tocqueville’in görüşleri bağlamında irdelenecektir. Bununla birlikte Tocqueville’in görüşleri, makalenin sonunda benzeri bir konuyu derinlemesine ele almış bir başka demokrasi-içi-eleştirmenin Hannah Arendt’in görüşleriyle karşılaştırılacaktır. Konunun bu anlayışla ele alınmasında Tocqueville’in demokrasi kuramı içinde çok hassas bir noktayı kavramasının önemli payı vardır. Eskil Rejim yazarı, demokrasinin çok özel bir halinin üstünde durmuştur. Literatürde ‘çoğunluk tiranlığı’ olarak yer alan ve o kadar eski bir tarihte saptanmış bu gerçek demokrasinin muhafazakar bir yorumunu oluşturmaktan çok onun kendi kendisini zehirleyebilecek en önemli potansiyelini ortaya koyması yönünden ilginçtir. Arendt’in sivil toplum bağlamında getirdiği eleştiri ise Tocquevilleci önermelerin 20. yüzyıldaki bir tür sınması olarak değerlendirilecektir.


I. Demokrasinin uzun serüveni ve Tocqueville’ci tedirginlik

Demokrasinin klasik ‘form’ların içinde yaşanan toplumsal yapılarla uyum sağlayamadığı bir gerçek. Ne var ki, bunu sadece bugünün bir sorunu olarak görmemek gerekir. Demokrasi, telaffuz edildiği günden bu yana, çok çeşitli nedenlerden ötürü sorunlu bir olgu olma niteliğini hep korumuştur. Bu, sadece demokrasinin olumsuzlukları ve yetersizlikleri bağlamında değil, olumlulukları ve erdemleri bağlamında da karşılaşılan bir husustur. Son kertede özneler arasında bir etkileşim niteliği kazanan demokrasi bu sorunsal yapısını metafizik bazı nedenlerden türetiyor olabilir. O metafizik insanın evrensel varoluşundan kaynaklanan hususlara tekabül edecek kadar geri bir noktaya çekilebilir. Bunları en geniş anlamda otoriteyle özgürlük arasındaki gerilim diye özetlemek mümkündür. Ne var ki, özgürlüğün tek bir modelinin olamayacağını veya özgürlüğün de kendi içinde daha özgürlükçü modellerinin olabileceğini fark ettiği günden beri insan demokrasi konusundaki çabasını teleolojik bir yaklaşımla sürdürmektedir. Bu anlamda demokrasinin ereksel olduğunu kabul etmek ve onun kendi kendisiyle çelişen ve ancak kendi içinden dönüşebilecek bir varlık olduğunu bilmek demokrasi konusundaki ilksel kabuldür. Bir başka deyişle geç yirminci ve erken yirmi birinci yüzyılın tartıştığı veya aradığı demokrasi, demokrasinin kendisine karşıtlığıdır. Yoksa daha otoriter bir modele karşı demokrasi arayış ve anlayışı çok daha farklı ve kısır bir bağlama tekabül edecektir.


Demokrasinin bu anlamdaki ‘sorunlarını’ meydana getiren çok önemli bir diğer husus teknolojidir. Teknoloji en geniş anlamda üretim ilişkileri demektir. Üretim ilişkilerinin değişimi tarafından belirlenen toplumsal yapı ve siyasal yapı, bunların tümünün bir sentezi olan demokrasiyi de doğrudan etkileyecektir. Kaldı ki, o değişimden öncelikle etkilenen, bizatihi insanın kendisidir. Bu süreç içinde demokrasinin dönüşmemesi düşünülebilecek bir şey değildir. Dolayısıyla geç 20. yüzyılda başlayan, bugün de devam eden demokrasi tartışmaları bir soybilim mantığı içinde bakılırsa yeni değildir; özgül de değildir. Bu tartışmaların ilginçliği değişen sürecin içinden çıkmış olmasıdır. Değişimi yaratan etkenler bu doğrultuda daha önemlidir denebilir. Bugün literatürde geç modernite veya post-modernite olarak tanımlanan oluşumlar ve onları hazırlayan süreçler üstünde durmak, onları tanımak ve tanımlayabilmek, neden bir yeni demokrasi arayışı içinde bulunduğumuzu da bize gösterebilir. Bu çerçeve içinde insanların, demokrasiyi değil, öncelikle, onun da bir parçası olduğu hayatı dönüştürmeye çalıştığını görebiliyoruz. Ne var ki, demokrasi kendiliğinden bir olgu değildir. Baştan beri ikili karşıtlıklar üstüne oturmuştur. Onun, yukarıda da belirtildiği gibi, hayata uyarlanması özel bir çabayı gereksinir.

Bu çabanın, sonunda, demokrasiye ütopik bir nitelik kazandırdığı kesindir. Fakat, buradaki ütopya kavramı demokrasi-insan, demokrasi-toplum arasındaki ilişkiye dönük, o düzeylerde netleşmiş bir ütopizmi değil, gene yukarıda değindiğimiz ereksellik anlamındaki ütopizmi düşündürmelidir. Çünkü, en iyi demokrasi de, en iyi toplum da, en iyi insan da henüz yaratılmamıştır. Onların tümü birer tasavvurdur. Bu itibarla Platonik bir demokrasinin tasavvur olanakları hala genişlemekte ve ­daha da genişleme şansı yakalamak için bütün fırsatları değerlendirmektedir. Ne var ki, demokrasinin bir episteme olarak yaşadığı ütopist arayış sadece onun Platonik olanakları (aynı zaman da olanaksızlıkları) için geçerli değildir. Onunla eşzamanlı olarak demokrasi daha ‘seküler’ ve somut bir hale gelmenin de olanaklarını aramakta, o boyut ve düzeyde de bir ütopizme düşmektedir.

Alexis de Tocqueville’in ilk önemi bu noktada kendisini gösterir. Tocqueville’in demokrasi yorumu, özellikle yapıtının birinci cildinde (1835) daha ütopikse de kitabın belli bir aradan sonra yazılan ikinci cildinde (1840) daha seküler bir nitelik kazanır. Bir anlamda Tocqueville kendi biyografisi doğrultusunda yaşadıklarının da bir sonucu olarak2 fakat biraz zorlamayla söylemek gerekirse demokrasinin sekülerleştirilmesi sorunuyla meşguldür. Ütopik bir demokrasizm arayışı içinde olmaktan ziyade Tocqueville, yapıtın 2. cildinde açıkça görüldüğü üzere, bugünkü terminolojiyle söyleyecek olursak, demokrasinin mikro dünyalardaki temellendiriliş çabası içindedir.3 Ne var ki, bu, Tocqueville’in de giriş bölümünde değindiğimiz temel demokrasi sorununu dışladığı anlamına gelmez. Çünkü, Alexis de Tocqueville de, tüm sekülerleştirme çabasına ve girişimine karşın4, bir demokrasinin ve onun çağdaş dünyadaki bütün açılımlarını, tüm modellerini gene mutlak iyinin bir uzantısı olarak sorgulamaktadır. Bir başka deyişle, Tocqueville de kendi maksimal iyisinin peşindedir. Bu doğaldır. Çünkü, ne bu bağlamdaki demokrasi ne de herhangi bir başka bağlam ‘daha kötü bir demokrasi’ taahhüdü ve tercihi içinde olamayacağından Tocqueville’in de diğer demokrasi yorumcularıyla ortak noktasını utopistik bir arayış meydana getirecektir. Bu itibarla, eğer söz konusu olan daha iyi bir demokrasi arayışı ise, herhangi bir modelin daha iyiyi önerme hususunda bir diğerine farkı ve önceliği yoktur.

Bu ortaklık içinde bir demokrasi modelini diğerinden daha farklı ve tercih edilir hale getiren acaba nedir? türünden bir sorunun ‘katılaşmış’ ve ortak kabul gören bir yanıtını bulmak zor. Fakat bu konuda iki yoldan söz edilebilir. Bunlardan ilki daha ampirik çalışmaların ortaya koyduğu hususlardır. İkincisini ise daha felsefi bir olgu meydana getirir. Çünkü demokrasi tercihi özünde ve öncelikle ideolojik bir tercihtir. Dolayısıyla herhangi bir demokrasi modeli tartışması siyasal ve ideolojiktir. Burada gerek yöntem gerekse epistemoloji açısından ikinci bir soruyu sormak ve yanıtlamak gerekir: Siyasal olan nedir? Bu anlamda siyasal olan da acaba ütopik olanın bir parçasını meydana getirir mi?

Özellikle mutlak olanın hatta gizli mutlak olanın aranması anlamında bu sorunun yanıtının olumsuz olamayacağı bellidir. Tam tersine siyaset de demokrasi gibi gerek bir yönetim biçimi oluşturmak gerekse onun araçlarını bulmak hususunda ütopist bir tercihtir. Çünkü son kertede o da ideolojiktir ve o da en iyi arayışı içindedir. Buna bağlı olarak demokrasinin siyasalın bünyesindeki yöntemlerden birisi olduğunu belirtmek ve demokrasinin siyasala önsel olmadığını özellikle vurgulamak gerekir. Aksine siyasalın içinden türememiş bir demokrasi anlayış ve arayışı olamayacağı gibi demokrasiyi en mükemmel biçimde temellendirme çabasının bizatihi siyasal olduğu muhakkaktır. Bu bağlamın tarihselliğini oluşturan ise açık iktidar savaşıdır.

Ne var ki, siyasetle demokrasinin belki de birbirinden ayrıldığı ilk ve en önemli noktayı da bu gerçek meydana getirir. Çünkü, iktidar eğer egemenlik bağlamında ele alınırsa başından beri mevcut bir olgudur. En soyut haliyle olsun, demokrasi öncesi liberal kurama gelinceye kadar olsun iktidarın bir egemenlik sorunu olduğu ve egemenliğin değişebileceği önce siyaset sonra kitleler tarafından sistematik olarak bilinen ve kabul edilen bir husus değildir. Bu dönüşümü sağlayan 1789 devrimidir. Fransız Devriminin eğer bir burjuva hareketi olduğu düşünülürse elbette onun parlamentarizmine gelinceye kadar özellikle feodal ademimerkeziyetçilik bağlamında ortaya çıkmış daha küçük parliamentlardan söz edilebilir5. Fakat burada ilginç olan o yerel yapı ve parlamentoların merkezi otoriteyi dönüştürmek, değiştirmek yönünde, tekrar edelim, sistemli bir yaklaşımlarının bulunmamasıdır. Bu, ilk kez burjuvazinin bir sınıf olarak ortaya çıkması ve yönetime siyaseten el koyması kararıyla kendisini göstermiş bir husustur.

Böyle bir yaklaşım kendi içinde ilerici/dönüştürücü bir hamle olarak görülebilir. Oysa Mannheim yaptığı gayet dikkatli çözümlemede bu açılımı burjuvazinin muhafazakarlığı bağlamında ele almaktadır. Gerekçesi ise açıktır. Mannheim, burjuvazinin, parlamentarizm ile birlikte ortaya bir sınıf savaşı gerçeğinin çıktığını gördüğünü belirtir ve daha sonra geliştirilen parlamentolu yapının bu sorunu çözmediğini sadece daha şiddetli sonuçlar doğurmasını engellemek için bir mecraya kanalize ettiğini açıkça söyler.6 Fakat sorun şudur ki, parlamentolu sistem egemenliğin kaynağı gibi hayati önemde bir soruyu ortaya atmıştır. Dolayısıyla devlet ve otorite artık değiştirilebilir bir gerçekliğe dönüşmüştür. Demokrasi bu algılamanın adıdır. En önemli dayanağı olan halk ise gerçekte burjuvazi demektir7. Çünkü, bir sonraki aşamada burjuvazinin dışında kalan iki önemli sınıfın, işçi ve köylü sınıfının, iktidarı ele geçirmesi, otoriteyi kendi eline alması hakkında fakat gene demokrasi bağlamında yeni kuramlar ve öneriler ortaya atılacaktır. Fakat bu defa burjuvazi gene demokrasi adına o önerilere ve siyasetlere şiddetle ve metodolojik olarak karşı çıkmıştır. Ne var ki, bu süreç i) otoritenin hareketliliği (mobility) ve akışkanlığı (viscosity); ii) iktidarın yönetim (managment) sorunu değil siyaset sorunu olduğunu iii) demokrasinin siyasete dışsal bir süreci meydana getirmediğini tarihselleştirmiştir. Ondan sonrası demokrasinin yöntembilimi ile ilgili olgulardır.

Bu yöntembilim olgularının başında dört temel konu ve kavram gelmektedir. Bunların ilki çoğunluk düşüncesidir. İkincisi, gene çoğunluk düşüncesine bağlı olarak, demokrasinin içinde otoritenin kimin elinde bulunacağına dönük tartışmalardır. Üçüncüsü demokrasinin erke ve yönetime farklı uzaklıkta bulunan kitle ve sınıflar açısından eşitlik bağlamında öne çıkardığı sorunlardır. Dördüncüsü ise demokrasinin daha üst bir otorite karşısında ne ifade edeceği, dolayısıyla demokrasi iradesinin bir üst otoriteyle olan ilişkisidir. Burada geçen üst otorite kavramını açmak gerekirse bunun din ve gelenek olduğu dile getirilebilir.

Biz, bu makalede bu sorunu Tocqueville’i eksen almak kaydıyla en geniş anlamda erk ve sivillik bağlamında tartışmayı düşünüyoruz.
Erk, sivillik ve Tocqueville

Erk ve sivillik bağlamında Tocqueville’de karşılaşılan en önemli olgu tiranlık kavramıdır. Yapılan bütün analizler tiranlık kavramının Tocqueville’de açık ve daima aynı anlama sahip olarak kullanılmadığı hususunda birleşmektedir. Bununla birlikte Tocqueville’in tiranlıkla dile getirdiği en önemli olgu demokrasilerin en önemli erdemi sayılan çoğunluğun dönüşmesiyle ortaya çıkan çoğunluk tiranlığı düşüncesidir. Tocqueville bu noktaya daha karmaşık bir demokrasi tanımından gelir. Bu tanımın belkemiğini eşitlik kavramı oluşturur. Bugünkünden bir hayli uzak ve Tocqueville’in içinde yaşadığı dönemin Fransa’sında çok ciddi bir sorun olan aristokrasi-burjuvazi çatışması içinde biçimlenmiş bir düşünce olduğundan, Tocqueville için, demokraside eşitliğin kazandığı ağırlığı anlamak kolaydır. Tocqueville, demokrasiyi mücadeleler sonucunda elde etmemiş, Batı’daki anlamda aristokrasisi hiçbir zaman oluşmamış Amerika’da karşılaştığı bu olgudan derinlemesine etkileniyordu. Bunun, Toqcueville’de yer alan ikinci önemli kavram olan sosyal devlet olgusuna hızla yol açacağını saptıyordu. Gene Tocqueville’in analizine göre eşitliğin toplumsal düzeyde yarattığı bir diğer önemli husus toplumsal hareketlilik kavramıdır. Tocqueville, çoğunluk tiranlığı kavramına bunlardan sonra gelir. O nedenle bağlamın iyice belirgin hale getirilebilmesi için bu tanımları kısa da olsa açmakta yarar olacaktır. Asıl üzerinde durulacak olan çoğunluk tiranlığı kavramında ondan sonra gelinecektir.

Tocqueville için demokrasi en yalın ifadesiyle iki temele yaslanır. Bunlar koşulların eşitliği ve bu temel üstüne oturmuş olan halk egemenliğidir. Bu görüşlerini geliştirdiği model Amerikan demokrasisi olduğundan Tocqueville bir adım ötede şu açıklamayı yapacak ve Amerika’da halk egemenliği kavramının diğer ülkelerdeki gibi ‘steril’ veya saklı olmadığını, tam tersine bunun yasalarla ortaya koyulduğunu, özgürce geliştiğini ve en son haline engelle karşılaşmadan eriştiğini belirtecektir.8 Bu bağlamda oluşan yapıyı Tocqueville sosyal devlet olarak tanımlar. Sosyal devletin en önemli özelliği halk egemenliği ilkesidir. Bu iki kavram bir arada üretken ilkeyi oluşturur. Bir başka deyişle ikisinin gerçek bir demokrasi modelinde birbirinden ayrılması olanaksızdır. Bu anlamda Tocqueville için halk egemenliği sadece bir yöntemsel ilke veya araçsal bir olgu olmaktan çıkacak, doğrudan doğruya siyasalı açıklayan ve giderek siyasalın kendisini tanımlayan bir olguya dönüşecektir.9

Tocqueville bu ilkenin Amerikan demokrasisi içinde özellikle önemli gördüğü yerel hükümetlerden türediğini, ‘toplum yönetimi’ (government of society) ve nihayet en önemlisi ‘yasaların yasası’ ilkesine dönüştüğünü belirtir (26, 30). Buna göre sosyal devlet10 Tocqueville’in demokrasi bağlamında önümüze koyduğu önemli bir kavramdır. Çünkü, buradan hareket ederek Tocqueville demokrasinin iki boyutu üstünde onun toplumsal ve siyasal modeli üstünde durur.

Yapıtında ilgili bölümler dikkatle okunduğunda görülür ki, Tocqueville Amerikan demokrasisine vurgu yaparken bütün dikkatine rağmen ne toplumsal yönetimi, ne de egemen siyasal otoriteyi söz konusu etmektedir. Tocqueville, halk egemenliğinin bir siyasal ilke oluşu üstünde durmaktadır (61). Bu bağlamda Tocqueville üç tür rejime dikkat çeker. Bunlar, iktidarın i) topluma dışsal olduğu toplumlar (mutlak monarşiler ve despotizm); ii) topluma içsel ve dışsal olduğu toplumlar (aristokratik toplumlar); iii) ‘kendi içinden türeyenden başka bir güç olmadığından’ kendileri aracılığıyla kendi üstünde egemen olan toplumlar (I. Kitap, 4.Bölümün sonu ve 5. Bölümün başlangıcı, 233-34 ayrıca 60). Bu, Tocqueville’in toplumsal bağı kesin olarak siyasal bir olgu şeklinde nitelendirdiğinin açık bir kanıtıdır.11 Ne var ki, Hennis, bu noktayı ayrıntılı bir biçimde irdeledikten sonra Tocqueville’in, Machiavelli ve Rousseau’nun izleyicisi olarak esas itibariyle Batı siyasal tarih ve yapısının en temel sorunlarından birisi olan kamusalla özelin ayrışmasına karşı çıktığını belirtir.12 Aynı şekilde bütün bu tasarımıyla birlikte Tocqueville’in çabasını ‘farklı’ bir noktaya yönelttiğini savunur. Tocqueville, insanla yurttaş arasındaki ayrımı engellemeye çalışmaktadır.13

Tocqueville, topluma ‘yedirilmiş’ olan bu ilkeler ve onların edimselliği üstüne gözlem ve düşüncelerini aktarırken de üç noktanın üstünde durur: i) bu anlamdaki bir erk toplumda görünmez durumdadır. ABD örneğinde bu, ‘toplumu işleten makine’ olarak ortada hiçbir şeyin bulunmamasıyla somutlaşır; ii) bununla birlikte bu ‘görünmez güç’ (invisible power) erkin görülür olduğu her yerden daha fazla mevcut ve etkindir; iii) bu, erkin bu şekilde somutlaştığı toplumlarda toplumun içinde, bünyesinde saklı olduğunu kanıtlar.14 Tocqueville’e göre erkin bu şekilde belirdiği toplumlarda en önemli olgu yasamadır. Erkin yukarıda değinilen niteliklere sahip olması, Tocqueville’e göre erkin asıl sahibinin yasama organları oluşudur (I. Cilt, Kısım 8). Tocqueville, böyle bir yapının oluşmasının ve erkin doğrudan ve gizli bir biçimde topluma ait olaraktan yasamaya geçişini gene toplumun yasama üstündeki egemenliğine bağlar. Bu da onun toplumsal yönetim, halk egemenliği kavramlarından sonra demokrasinin üçüncü üretken gücü olarak kamuoyu etkisi kavramını analize dahil edişidir (I. Cilt. Kısım 8).

Bu bağlamda Tocqueville’in belki de en önemli saptaması Eden’in belirttiği gibi demokrasiyi, toplumsal ve siyasal olanı birbirinden ayıran değil birbiriyle buluşturan iki kavram olarak görmesidir.15 Bu koşullar altında Tocqueville’e göre bir toplumda eğer hayatın her katmanında, her birey sadece kendisine boyun eğerek (obey) ve kamusal iyinin oluşmasını sağlayacak genel iradenin bir tasarımcısı (coauthor) oluyorsa halkın erkinden ve o toplumda halk yönetiminden (govern) söz edilebilir. Bu, Tocqueville’e göre Cumhuriyetçiliğin en önemli ilkesidir: ‘Birleşik Devletler’de cumhuriyetin üretken ilkeleriyle (generative principals) insan eylemlerinin çoğunluğunu yönlendiren dürtü aynıdır’ (397). Bu göreli muğlak ifadeyi biraz açarak Tocqueville’in şu önermeyi yaptığını öne sürmek mümkün: cumhuriyetin (bunu ‘devlet’ diye de alabiliriz) yukarıda belirtilen mekanizmalar içinde hareket etmesi halk iradesiyle cumhuriyeti örtüştürebilir. Burada öncül olan hiç şüphesiz halk iradesidir. Onun söz konusu olmadığı bir rejim, adı ve yöntemi ne olursa olsun, cumhuriyet sayılmaz.16

Ne var ki, bu çok doğru ve istenir şey aynı zamanda Tocqueville’in bütün düşüncesine egemen olan ve belli düşünürler tarafından çok eleştirilen bir noktaya da açılmaktadır.Örneğin, Banfield’in belirttiği üzere, bu mantığa göre (Amerika bağlamında) demokrasinin üretken ilkesi ne sosyaldir ne de siyasal. Sadece sosyalle siyasalı birbirine bağlamaktadır o demokrasi ve sadece belli bir koşul içinde gerçekleşmektedir. Çünkü, bu ikisi bir arada ‘insan ediminin çoğunluğunu’ (majority of the human action) meydana getirmektedir. Bu da, Tocqueville’de davranıştan türeyen nötr bir kavrama niteliği kazanmaktadır.17 Kaldı ki, Tocqueville de daha ileride bu görüşü biraz daha belirginleştirecek ve Amerika’daki demokrasinin ‘sivil’ sayılması gerektiğini bunun da yasaların öyle hazırlanmasından ve onların kusursuzca kullanılmasından değil insanların doğal özgürlük ve eşitliklerinden kaynaklandığını vurgulayacaktır. Bu nedenle de ‘insan’ (man) ve ‘yurttaş’, gene Amerikan demokrasisi, dolayısıyla Tocqueville’in önerdiği demokratik sistem içinde, bir ve birbirinin yerine ikame edilebilir kavramlar olarak kullanılmaktadır. Bu, Manent’in saptamasıyla bütün insan ilişkilerinin ve bağlarının –eş zamanlı olarak- siyasallaşmasıdır. Çünkü, siyasal bağlar doğallaşmaktadır.18 Bir yurttaşın bir başkası üstünde etkili olabilmesi ancak iki yurttaş hem kişi ve statü olarak hem de aralarındaki bağ eşit ve özgürce kurulmuşsa yasal bir nitelik kazanır.19

Gene bu göreli kapalı tanımın anlamı şudur. Eşit ve özgür yurttaşlar, kamusal ve genel iradeyi meydana getireceğinden ve bu bir eşitlik sürecinde cereyan edeceğinden her yurttaş onun (genel iradenin) bir parçası olarak bir başkası üstünde söz sahibi olacak demektir. Ama bu kendisi için de geçerli bir durumdur. Karşıdaki yurttaş da aynı koşullarda ve aynı kapsam ve nitelik içinde onun üstünde söz ve etki sahibi olacaktır. Tocqueville’e göre, ileride buna değineceğiz yeniden, toplumun sonsuz derecede siyasallaşmasıdır ve aslında toplumun ve siyasalın ortadan kalkmasını oluşturan başlangıç noktasıdır.
Tocqueville ve Rousseau: uyumsuz dans

Bu, kısmen Montesquieu’de fakat asıl ona sürekli atıfta bulunan Rousseau’da karşılaşılan genel irade olgusunun ve sorununun Tocqueville’de aldığı son haldir20. Batı siyasal metafiziğinde genel irade kavramıyla ilgili en uç yorumlardan birisinin bu koşullar altında Tocqueville tarafından yapılmış olduğuna böylelikle bir kez daha dikkat çekebiliriz. Nitekim, Tocqueville, bu görüşünü sonuna kadar ilerletecek ve tam anlamıyla demokratik bir toplumun gerçek toplumsal yönetim olabilmesinin kimsenin kimse üstünde etkisinin olmamasıyla sağlanabileceğini belirtecektir.21 Burada bir çelişki yoktur. Yukarıda belirttiğimiz gibi, eğer a kişisi b kişisi üstünde b kişisi de a kişisi üstünde aynı koşullarda ve oranda eşit söz hakkına sahipse bu bir nötr hal, kimsenin kimse üstünde etkili olmadığı durum demektir: ‘Yurttaşlar daha çok eşitleştikçe ve tam eşitlik halinde (demokratik-hbk) insanlar, tam anlamıyla birbirine benzediğinden (similarity) birbirine inanmaz. Fakat bu benzerlik onlara kamunun yargısına (judgment of the public) inanmak yoluyla ve o hususta sonsuz bir güven verir (435).

Tocqueville’e göre bunu sağlayacak olan ortak kanaattir (common opinion). Bu, hemen her toplumda bulunan düşüncelerden farklı bir şeydir. Çünkü, bu düşünceye muhalefet edilmemektedir. Bunun nedeni bizatihi halkın kendi içinden çıkardığı bu düşüncenin daha egemen iradeler ve söylemler tarafından çıkarılan düşünceden üstün olmasıdır: ‘ortak düşünce bu (demokratik-hbk) ülkelerde sadece demokratik insanların bireysel akılları önündeki tek yol gösterici değil aynı zamanda bu kişilerle birlikte en büyük güce sahip olmasıdır. Bu güç öteki düşüncelerle işbirliği yapan kişilerin oluşturduğu güçten sonsuz derecede daha büyüktür’ (435- benim vurgulamalarım)22. Bunun bir sonraki uzantısı düşünce özgürlüğüdür. Soysal gücü doğuracak olan en önemli güç/etken budur. Düşüncenin hiçbir kısıtlamayla karşılaşmadan açıklandığı bu ortamda toplumsal güç bir tek kişi veya kesim tarafından değil herkes tarafından oluşturulacaktır. Kimsenin, bu durumda, daha önce belirtildiği gibi başkasına boyun eğmesi gerekmez. Herkes toplumsal güce dolaysıyla kendisine itaat edecektir, ‘kendisine tapınarak yaşayacaktır’ (258). Buna ek olarak Tocqueville düşüncesini biraz daha ilerletir ve daha sonra çeşitli tartışmalara yol açacak anlayışının temel taşlarını ortaya koyar. Buna göre ortak düşüncenin bir sonraki aşaması toplumsal kanaattir23 (public opinion). Fakat, toplumsal düşünce tek başına bir anlam ifade etmez. Bu kavramın önemini insan teki yani bireyler için ifade ettiği şeylerde aramak gerekir. Tocqueville’e göre insan sonuna kadar entelektüel bir özgürlüğe ve bağımsızlığa tahammül edemez. Entelektüel veya ahlaki dünyasının içine bir otorite yerleştirmeye zorunludur, insan. Demokratik düzen ve dünyada bu ilahi düşünce özel bir önem kazanır. İnsanlar, otoriteyi kitlenin düşüncesi içine yerleştirir (2. Kesim). Tocqueville, bu muhakemesini sürdürerek ‘toplumsal düşüncesine dönük inanç bir din niteliği kazanacaktır, çoğunluk bu dinin peygamberi olacaktır’ (12-vurgulama benim) der.24 (Bireysel) özgürlükle ve onu yaratan eşitlikle yakından ilgili olmasına karşın Tocqueville, zaman zaman yalpalayan düşüncesi içinde bu iki kavramdan fakat özellikle bireysel özgürlükten duyduğu rahatsızlığı vurgulamaktan kendisini alamaz. Her ne kadar bu bölümlerde daha yumuşak ve ılımlı bir yaklaşım içinde bulunsa ve Rousseaucu sertlikten uzak kalsa da Tocqueville, yukarıda değinilen anlamdaki eşitliğin yarattığı özgürlüğün demokratik toplumlarda kaotik bir ortam yaratacağından şiddetle ürkmektedir: ‘eşitlik ilkesi iki eğilim gösterebilir. Bunlardan birisi insanı doğrudan özgürlüğe sevk eder ve onları ansızın anarşinin içine iter’.25

Bu yaklaşım ortak düşünceden varılan veya ortak düşüncenin oluşturduğu bir toplumu belirlemez. Commager bu düşüncenin ikili bir süreç işlettiğini vurgular. ‘Buna göre toplum düşünceye dışsal bir güç veya gerçeklik değildir. Tam tersine toplum kurucu ögedir ve düşünce dokusunun doğrudan doğruya kendisini meydana getirir.26 Ötekisi, çok daha uzun bir sürede, daha gizli ve fakat kesin bir yoldan itaat altına (servitude) girmeye iter (304).’

Daha ileri gitmeden önce bu noktanın üstünde biraz daha durmak istiyoruz. Burada Tocqueville’in ilgisini çeken temel olgu çoğunluk ve dolayısıyla eşitlik arasındaki ilişkidir. Fakat bu ilişkinin yasa ve onun dayanağı olan adalet kavramını anımsamadan kurulamayacağını belirtmiştik. Bu anlamda çoğunluğun oluşturduğu yasa, Leo Struss’un çok tanınmış kitabında yaptığı analizle Aristocu anlamda bir adalettir. Buna göre, Aristo, toplumu adalet konusunda demokratlar ve oligarklar olarak ikiye ayırır. Demokratlar adaletin eşitlik olduğunu söylerken oligarklar eşitsizliğin adalet olduğu hususunda ısrarlıdır.27 Bize göre kendisi de Aristocu bir düşünür olan Strauss bu düşünceyi yetersiz bulmaktadır. Bunu doğal karşılamak gerekir. Çünkü, Tocqueville’in konumu açısından Aristo’nun ‘bir otorite olarak adaletin bütünü28 kavramı çok daha önemlidir. Adaleti demokratlar ve oligarklar arasında özgürlük bağlamında ikiye ayırmak anlamsızdır bu koşulda. Çünkü, Aristo, doğası gereği, adaletin bir otorite olduğunu belirtmektedir.

Bu, Commager’e göre de bir hayli çetrefil bir olgudur. Çünkü, bir yandan bireye genel düşüncenin oluşumu içinde rol alma ve pay sahibi olma fırsatını vermekte, bu yoldan onun demokratik özgürlüğünü, haklarını ve demokrasinin oluşturduğu kişiliğini ilk kez idrak etme fırsatını yaratmakta fakat öte yandan da düşüncesinin içeriğinin önemini azaltmaktadır. Çünkü, düşünce çoğunluğun malı veya üretimidir. Tocqueville, bu yoklamayla aslında Rousseaucu temel yaklaşımı bir anlamda tersine çevirmekte ve kendi düşüncesini (Rousseau’da ‘iradesini’) kendi kararıyla değiştirmeyen kişiden demokratik süreçte kuşku duyulduğunu vurgulamaktadır.

Bu noktayı vurgulayan Lawler, Tocqueville’in Rousseau’ya katıldığını belirtiyor. Bununla birlikte, Lawler’a göre bu katılım, Aydınlanmanın insan aklı ve ruhu üstündeki ‘yıkıcı’ etkilerini aşmakla başlar.29 Öte yandan, Lawler, Hennis’in bir yargısını anımsatarak görüşünü farklılaştırmaktadır. Hennis, Tocqueville’de Rousseau’ya karşı olan bir tek satırın bulunmadığını dikkatle kaydeder30. Fakat, Lawler, iki kişilik arasında şu ayrımı yapar: Rousseau’ya göre aydınlanmacı demokrasinin yarattığı sorunları çözmenin yolu radikal demokrasidir. Oysa Tocqueville ne kuramda ne de eylemde radikal olmuştur ve bu farklılık daha bir çok noktada kendisini göstermektedir.31 Nitekim bu noktanın üstünde Lamberti de duru. Tocqueville’in Amerika’da Demokrasi isimli kitabının 1. cildinin birinci bölümünde Amerikan demokrasisini Rousseau’nun Fransız Devrimi hakkındaki kavramlaştırma ve tutkularının karşısına yerleştirdiğini ve ona aynı düşüncelere onunla karşı çıktığını belirtir.32 Bununla birlikte Rousseau’yla Tocqueville arasında aşılmaz bir çelişkinin bulunmadığını, hiç değilse farklı anlamlar yüklese de Tocqueville’in Rousseaucu düşüncenin kilit kavramlarını kullandığını veya onların etrafında döndüğünü belirtmek gerekir33. Gene de Lawler’ın Rousseau’yu ‘ahlaki tarih’ Tocqueville’i de ‘siyasal bilim’ yazarı olarak nitelendirmesi kabul edilmesi gereken bir önermedir.

  1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©anasahife.org 2016
rəhbərliyinə müraciət