Ana səhifə

T. C. İStanbul


Yüklə 0.64 Mb.
səhifə1/9
tarix08.05.2016
ölçüsü0.64 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9



T.C.

İSTANBUL

13.AĞIR CEZA MAHKEMESİ

( CMK 250 MADDESİ İLE YETKİLİ ) DURUŞMA TUTANAĞI
ESAS NO :2009/191

CELSE NO :39

CELSE TARİHİ :12.02.2010
BAŞKAN :HASAN HÜSEYİN ÖZESE 28298

ÜYE :HÜSNÜ ÇALMUK 32346

ÜYE :SEDAT SAMİ HAŞILOĞLU 37266

C. SAVCISI :MEHMET ALİ PEKGÜZEL 33954

C. SAVCISI :NİHAT TAŞKIN 36924

KATİP :MEHMET ALİ ALTUNKAYNAK 128002
Mahkeme heyeti başkanı Hasan Hüseyin Özese ile üye hakimler Hüsnü Çalmuk ve Sedat Sami Haşıloğlu’dan oluştuğu halde 12 Şubat 2010 günü saat 09:15’te celse açıldı.

Tutuklu sanıklardan Levent Ersöz, Fatih Hilmioğlu, Mustafa Dönmez ve Mehmet Haberal dışındaki tutuklu sanıkların cezaevinden getirildikleri görüldü.

Bağsız olarak huzurdaki yerlerine alındı.

Tutuksuz sanıklardan Emin Şirin, Hatice Bahtiyar, İlyas Çınar ile bir kısım sanıklar müdafilerinden Sanık Mehmet Haberal müdafii Av. Kadir Kartal, Sanıklar Durmuş Ali Özoğlu, Hatice Bahtiyar, Erol Mütercimler, Yaşar Oğuz Şahin ve İbrahim Şahin müdafii Av. Şule Gökayazade, Sanıklar Durmuş Ali Özoğlu, Hatice Bahtiyar, Erol Mütercimler, İbrahim Şahin ve Yaşar Oğuz Şahin müdafii Av. Cavit Subaşı, Sanık Tuncay Özkan müdafii Av. Ahmet Çörtoğlu, Sanıklar Adnan Bulut ve Ahmet Tuncay Özkan müdafii Av. Seçil Özdikmenli, sanıklar Ahmet Tuncay Özkan, Hasan Atilla Uğur, Birol Başaran, Adil Serdar Saçan, İlyas Çınar ve Hüseyin Vural Vural müdafi Av. Celal Ülgen, sanıklar Ahmet Tuncay Özkan, Hasan Atilla Uğur, Birol Başaran, Adil Serdar Saçan, İlyas Çınar ve Hüseyin Vural Vural müdafi Av. Hüseyin Ersöz, sanık Gürbüz Çapan müdafii Av. Mehmet Danışman geldikleri görüldü, huzurdaki yerlerine alındı.



Sanık Durmuş Ali Özoğlu daha önce tespit edilen kimliği tahtında huzura alındı.

SORGU VE SAVUNMASINA DEVAMLA.

Sanık Durmuş Ali Özoğlu: “Öncelikle günaydın efendim salonda ki tüm konuklara da günaydın diyorum. Öncelikle şeyden başlamak istiyorum ben dün STV’ de çıkan, sürekli çıkan haberle ilgili. Benimle ilgili PKK’lı yayınını yapıyorlar dün hiçbir şey bulamadılar ısrarla döndürüp döndürüp benimle ilgili PKK’lı diye yayın yaptılar. Şimdi izlediğimde haberi dün biraz daha bir adım daha ileri gitmişlerdi. Sözüm ona onların ifadesiyle PKK’lılarla birlikte Beyazıt’ta belediye otobüsünü Molotof atarken yakalanmışım üzerimden çeşitli kimlikler çıkmış, işlem yapılmış hakkımda ama sonra bir karanlık el bütün o dosyaları yok etmiş. İyi güzel varsayıyoruz ki böyle bir oldu, peki bir gazeteci olarak siz 91 yılında olan o olayın dosyanın kaybolduğunu o gün neler olduğunu nasıl öğrendiniz? Hangi kimlikler kaybolmuş? Ve orda yapılan vurgu yine TSK’leri. Ya bu ne düşmanlıktır? Orda uyduruktan bir yazı getiriyorlar güya benim ismim var diye PKK’lılarla birlikte beton dökseniz yapışmaz oraya benim adım. 91 yılında gözaltına alındığımda emniyette bana yapılan işkenceyi anlattım dün. 1 hafta boyunca elektrik verdiler bana. Sonra o suçlarını örtmek için bindirdiler arabaya, gözlerim bağlı üstüm başım kan içinde götürüp attılar beni öldüm diye attılar, yaşayacağımdan umutları yoktu onlarında. Benim fotoğraf makinemi iç ettiler, çantamı iç ettiler, kimliğimi her şeyimi iç ettiler. Bunun ilgili dava açtım, bütün bunlar ortadayken siz kalkacaksınız böyle şeyler yapacaksınız ayıp, edepsizlik, bu insanlığa yakışmaz, burası yolgeçen hanı mı? Bu ülke böyle bir ülke mi? Çadır devletimi burası? Böyle bir şey olsa diyoruz ya hukuk devleti o günün valisi eğer yeseydi gözü de o Emniyet Müdürü hakkında soruşturma açmaya izin verseydi. Gerek görülmediğinden deyip atın en kolay yolu bu, gerek görülmediğinden. Ama benim ayaklarımdan bilmem nerelerimden elektrik verirken gerek vardı. Benim fotoğraf makinemi, fotoğraf çantamı yok ederken buna gerek vardı. Onlar yaptıkları işkencenin, zulmün kanıtını yok etmek için benim eşyalarımı yok ettiler o bu öyle iğrenç çirkef bir zihniyet ki bu gün yaşadığımız zihniyet aynı zihniyet. Demek ki ne yaparlarmış? İnsanlara çeşitli kimlikler koyarlarmış ceplerini, evlerine CD’ler koyarlar, bilgisayarlarına anlamsız şeyler yüklerler, en olmadık görüntüleri kendileri çekerler sonra götürürler hedef seçtiği adamın bilgisayarına onu yüklerler, edepsizce görüntüleri hem de, sonra da bu yaptı. Ha bu kolay. Doğanın bir kanunun vardır, rüzgâr günlerce aynı yerden esebilir. Ama bir gün tersten de esebilir. Dedim ki yapmayın hiç gereği olmadığı halde dün o emniyette yaşadığım olayı anlattım, hiç gereği olmadığı halde anlattım. Niye anlattım? Ya ben hakikaten bunları insan zannettim ve burda o yaşadıklarımı anlattım ne gereği vardı ki? Hani insan olurlarda belki anlarlar diye. Ya ben insanım benim bir ailem var, benim bir çocuğum var ya, ben bir babayım. Bana yapacağınız bir şey varsa hakikaten bir köşede kıstırın yapabiliyorsanız, bir köşede kıstırın sıkın kafama bırakın ama öğle yapmıyorsunuz ya, benim aileme de yapıyorsunuz bunu. Benim çocuğumun onuruyla oynuyorsunuz, ailemin onuruyla oynuyorsunuz. Ya onurla oynamanın ne demek olduğunu çok iyi biliyorum dünde söyledim. Eğer onurumuzla oynamaksa mesele ben insan olarak yakıştıramıyorum kendime yapamam ama eğer ki kuralınız buysa yemin ediyorum onurunuzla oynarım. Nasıl bir homoseksüel olduğunuzu koyarım ortaya. Bu yapılır mı? Edep yahu, edep yahu sizin de çocuklarınız var, iğrenç bir savaşın içindeyiz zaten en daniskasını, iğrençliğini yaşıyoruz bu savaşın içinde. Yani hiç değilse ailelerimizi rahat bırakın. Benim için şunu buradan ilan edeyim o anlamayanlar için ilan edeyim bunu; benim tek bir düsturum var. Ben Mustafa Kemal’in askeri Ali Özoğlu benim için mevzu bahis vatansa gerisi teferruat. Bu bir slogan değil yaşam şeklidir. Ben ailemden vazgeçerim benden 2 kişi gider sizden kaç kişi gider bilmiyorum. Azdan çok çoktan çok giderse buyurun hodri meydan. İşi böyle ayağa düşürdüysek buyurun yani hodri meydan. Sayın Başkan yaşadığımız hukuksuzluğun zulmü yetmiyor, birde bu iğrençliklerle sabahlara kadar kıvranıp duruyoruz, elimiz bağlı, ağzımız bağlı. Ne konuşacağımız bir yer var. Ne biri var ne tutunacak bir dalımız var. İşte duruşmalar başladığında tutunacağımız tek bir dal burası var. Onun dışında da yok. Bunlar hakikaten insanın sinirini bozuyor ama tekrar söylüyorum en kötü savaşlarda bile hiçbir zaman bozulmayan bir kural var, düşmanınızın onuruyla oynayacak bir hareket yapmanız mümkün değildir. En kötü savaşlarda bile bu değişmeyen kuraldır, yazılı bir kural değildir bu, insani bir kuraldır. Bütün Dünya’da bu böyledir. Hangi dili konuşursanız konuşun yüreğiniz ne kadar zifiri karanlık olursa olsun yaptığınız savaş ne kadar kötü olursa olsun insanların onuruyla oynamazsınız. Ama bugün bakıyoruz bunu uygulayan ve yapan kim? Irak işgalinde Amerikalılar yapıyor bunu, orda da insanların aileleriyle, onurlarıyla oynuyorlar, namuslarıyla oynuyorlar. Kimsenin namusuyla oynamak istemiyorum, onurla oynamanın ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Bunlar daha bu işin çok paçavrası. Benim onurumla oynamayın. Ailemin onuruyla oynamayın. Yapmayın, ayıp, Allah’tan utanmıyorsanız kuldan da mı utanmıyorsunuz. O Irak’ta bu işleri yapan adamların burda ki veletleri bunlar. Böyle eğitiyorlar bunları. Amerikalılar bunları böyle eğitiyor. CIA bunları böyle eğitiyor. Oturtuyorlar karşılarına ilk yapacağınız iş adamın namusuyla oynayın. Ama biri bir gün kalkar size çok daha beterini yaparsa sizi kim savunacak? Kim koruyacak sizi? Ya ben bu ülkede bir yazarım, düşünürüm. Kime yapıldığını hiç önemi yok, yapılan bir haksızlık, yapılan bir hukuksuzluk varsa yine sesinizi ben duyuracağım. Size ben savunacağım yine. Yani neci olduğunuz beni ilgilendirmez. Ama insanlık dışı bir şey olamaz, size yapılamaz, yapıldığında onun karşısına ben dikilirim, sizden önce dikilirim ve getirip getirip aynı şeyleri koyuyorlar bıktım yani hakikaten bıktım. Yani eğer bana idam cezası verselerdi yemin ediyorum bu kadar üzüntü duymazdım. Duymazdım, bir defadır o. Ama bu ahlaksızca bir durum ahlaksızca sizde eve gidiyorsunuz akşamları ya. Ya karınıza dokunuyorsunuz, çocuğunuzu seviyorsunuz. Yüreğinizden elinizden pislik akıyor. Çok özür dilerim, çok kısa bir ara verebilir miyiz?

Duruşmaya kısa bir ara verildi.

Duruşmaya kaldığı yerden devam olundu

Sanık Durmuş Ali Özoğlu sorgu ve savunmasına kaldığı yerden devam olundu.



Sanık Durmuş Ali Özoğlu: “Dün bu olayların bir operasyon olduğunu anlattım efendim savunmada şimdi bunlarla ilgili birkaç somut belge daha sunmak istiyorum ve Türkiye’ye yapılan bu operasyonların çeşitli boyutlarını göstermek istiyorum şimdi. Bu operasyon siyasi kanattan medya kanadından ve hukuk boyutuyla nasıl yürüdüğünü birkaç örnekle tanımlamak gerekiyor çünkü yoksa bu ayakları eksik kalırsa bu operasyonun nasıl olduğu anlaşamayacak. Çekoslovakya örneğini vermiştim, Sovyet Rusya’nın nasıl orayı işgal ettiğini anlatmıştım bir tatbikat dönüşünde Çekoslovakya önce Bohemya bölgesini işgal etti, sonra Çekoslovakya’yı işgal etti, işgali güvenceye almak için bir sahte S.O.S sinyali veren uçak hava alanına indi ve Rus ordusunun işgalini garanti altına almıştı. Kısa bir süre sonra da Çekoslovakya tamamen işgal edilmişti. Aslında görünürde ne kadar masum bir durum. Yani bir uçak S.O.S sinyali veriyor, uluslar arası kurallara göre S.O.S sinyalini veren uçağın durumunu öğrenip izin verme zorunluluğunuz var. Bu uçağın tipi, nevi, taşıdığı yük ne olursa olsun, hangi ülkeye ait olursa olsun, o sinyali alan ülke havaalanı, hatta bu askeri havaalanı da olabilir hiç fark etmez, iniş iznini vermek zorundasınız. Motor arızası rapor ediyor uçak ve iniyor havaalanına. Buraya kadar çok normal, hiç kimsenin beklediği bir durum değil, oraya uçak indikten sonra hemen silahlı insanların havaalanını ele geçirmesi ve sonrasında işgal devam ediyor. Burası çok olağan bir durum akışı içerisinde. Geri tarafı da çok olağan bir durum yaşıyor. Birlikte tatbikat yaptığı bir ülke Çekoslovakya’da o tatbikatın içinde, aklına getirmesi mümkün değil yani işgali yaşayacağı. Tatbikat bitiyor 3 ay sonra dönüşte Rus ordusu dönerken işgali yapıveriyor. Şimdi bu olayın yaşadığı yol 1968’de hani dünde dedim ya artık darbeler tankla, topla filan yapılmıyor. Darbeler siyasi olarak yapılabiliyor, siviller tarafından yapılabiliyor, Dünya’da artık darbeyi sivillerin yapabileceğini öğrendiler. Bunlar çeşitli ülkelerde yapıldı. Bizim ülkemizde bu çok farklı boyutuyla ilk defa yapılıyor sanıyorum yani siyaset tarihinde, Dünya tarihinde ilk bu. Önce iktidarları değiştirirsiniz hedef ülkenin sonra o ülkeyi yavaş yavaş ele geçirirsiniz. Hele birde o ülkenin sınır komşularında bir işgal ya da savaş yaşatıyorsanız asıl hedef ülkeyi ele geçirmek çok daha kolay. İşte onun en önemli unsurları da medyayı tamamen ele geçirirsiniz oraya tüm ordunuzu sokmuş gibi bir güç kazanırsınız. Sonra da sürekli su bulandıran haberlerle toplumu allak bullak ederek kıvama getirir bir gün uyandığınızda kapınızda yabancı ülkenin askerlerini görüverirsiniz. Şimdi bana iddianamede darbecilikle suçlanıyorum bana itham edilen suçlardan bir de bu. Velev ki kabul ediyorum, asla edeceğim bir şey değil çünkü darbeler faşizm için yapılır onun için kabul etmem. Her şeyden önce bunun için kabul etmem. Hayatımda hiçbir zaman faşizmin değirmenine su taşıyacak hiçbir adım atmadım, bizim büyük önderimizde yapmadı. Onun içinde darbeciliği kabul etmek mümkün değil. Velev ki darbe yapacağımızı var sayıyoruz hükümete karşı, hükümetin emrinde 750 bin kişilik bir ordu var. 250 bin kişilik bir polis ordusu var. Meclisi devireceğimi var sayıyorum aşağı yukarı 100 binde orda asker olduğunu düşünelim pardon 1000, 1000 askerde orda olduğunu düşünelim peki bu güce karşı darbe yapabilmek için benim bu güçten daha fazla güçlü olmam gerekmez mi? Elbette. Buna erişirseniz eğer yaparsınız darbeyi. Peki, böyle bir güç var mı bende? Bende medya gücü bile yok. Ha yazılan kitaplarla darbe yapılır mı? Dünya’da örneği yok, eğer Türkiye’de böyle bir hakikaten bir darbe yapılacak ortam varsa yazılan kitapla devrilecek bir hükümet varsa o hükümet zaten devriliversin. Kim olursa olsun ideolojisi ne olursa olsun, yazılan kitapla eğer hükümet devriliyorsa o hükümet zaten yoktur. Demokrasilerde de yazılır, çizilir, konuşulur, anlatılır, demokrasi bunun için vardır ve demokrasilerde hükümetler devrilmek için kurulur, devrilmeyen hükümetler zaten gücünü halktan alıyor olur. Ne yaparsanız yapın ne konuşursanız konuşun onun devrilmesinin imkanı yoktur. Bu siyaset biliminde de böyledir. Der ki; hükümetler devrilmek için kurulur. Siyaset bilimi bunun kurallarını da koymuş yani bir hükümet nasıl devriliri. Bu kuralları neden koyarsınız? Bir bilim olarak. Bu konuda adam yetiştirelim de darbeci olsun diye mi? Hayır, o konuda sağlam hükümetleri yaratabilmek için o bilim onu geliştirir. Gelen ülkelerin iktidarları sağlam iktidar olsun devrilmesin. 2 güne bir iktidar değişmesin ülkelerde diye yapılır bu çünkü hayatın kendisi zaten bir bilimdir. Bilmediğiniz sürece yaşadığınız anlamazsınız. Geliyorum sizim ülkemize bu operasyonun bir boyutu iktidar ve medya aracılığı ile nasıl yürütülüyor? Buna da hukukta engel olamaz, olamıyor da çaresiz kalıyor yani. Olmak istemediğinden değil çaresiz kalıyor. Çünkü bizim ülkemizde Adalet Sistemi siyasetin güdümüne sokulmuş durumda. Aynı durum çok hat safha da Menderes döneminde yaşanmıştı o tahkim kurulları filan vardı. Ama çok vahim bitti o sonuç çünkü adalet sistemini eğer siyasetin güdümüne, kontrolüne sokarsanız ülke biter. Bir devletin devlet olabilmesi için adalet sisteminin olması lazım. Adalet yoksa devlette yoktur. O zaman zaten faşizmi ilan etmişsinizdir. Son günlerde şeyleri izliyoruz gazeteleri, Türkiye’de acaba rejim mi değişti? Cemaat yapılarının nasıl birbirine düştüğünü anlatıyorlar. Mesela bir o cübbeli midir nedir? O cemaatle ilgili cübbeli ve karşı rakip şahısla ilgili sürekli haberler yapılıyor ve cemaat yapılması çok normal, olağan bir şeymiş gibi gösteriliyor artık. Ben birkaç gün bekledim acaba dedim ya bu haberlerden sonra bir Cumhuriyet Savcısı çıkarda ya tarikat, tekke, zaviye filan çoktan kapatıldı, böyle bir şey yok acaba biri bunu ihbar edipte dava açar mı diye açtıysa da bilmiyoruz tabi haberi olmadı. Ama Türkiye’de artık cemaatler çok, tarikatlar çok normal bir duruma geldi yani devletin sanki bir yasal organıymış gibi kabul edilmeye başlandı. İrticai eylem planı, mücadele eylem planı, bu devlet irtica ile mücadele etmezde neyle eder? Anayasa’nda var. Bunun la mücadele edeceksiniz tabi. Bu yasa söylüyor bunu, bu bizim keyfimize kalmış bir durum değil yani artık yasalaşmış. E Cumhuriyet’in kuruluş yasası zaten bu. Örneğin Başbakan bir şey söylüyor şimdi toplumun önündeyseniz bilinen bir insansanız hele bir ülkenin Başbakanıysanız kurumları korumak başlı başına sizin artık görevinizdir. Çünkü bütün kurumlar size bağlıdır. Ordu da size bağlıdır, postanede size bağlıdır, pastanede size bağlıdır yani orda yaşayan bütün insanları korumak, kollamak, onların menfaatini korumak, çıkarlarını düşünmek her şey sizin görevinizdir. Fakat görüyoruz ki eğer silahlı kuvvetlerle ilgili bir durum varsa hatta yoksa da yaratıyoruz bunu. Yani şu durumu anlayamıyorum ben çok daha fazla şeyler söylediğimin mantığını anlayamıyorum, bu orgeneral Yaşar Büyükanıt ile ilgili söylediği bir söz. Büyükanıt bu söylediği dönem Genelkurmay Başkanı. Bu kabul edilebilir bir durum değildir normal ülkelerde, normal sistemlerde bunu yapamazsınız eğer yaparsanız zaten yargılanırsınız da normal sistemlerde çünkü halkın güvenliğini, ülkenin güvenliğini zafiyete uğratmaktan yargılanırsınız ve bunu da oturup kendi medyanıza böyle bir haberler yaptırarak büyütürseniz çok daha vahim bir durum vardır orda. Mesela görevde olan ordu komutanın bunu asla böyle olsun diye söylediğim bir durum değil bun baştan belirteyim, hukuki bir durum varsa tabi ki herkes eşit. Şu kürsüye benim geldiğim gibi Bakanlarda, Başbakanlarda herkes de gelebilir çünkü hukuk devletidir bu kural budur. Ama ordu komutanını büyük bir şov yaparak çağırırsanız tanık olarak ya da sanık olarak mutlaka gitmelidir de ama bir başka tarafıyla da Hilmi Özkök İzmir’de yaşarken siz buradan atlayıp da evine gidip de efendim lütfederseniz bana bunları söyler misiniz derseniz orda da bir anormal bir durum var. Şimdi olayları da üst üste koyuyoruz. Geri planında da bildiğim çok şey olduğu için düşünüyorum bunu. Acaba bu Balyoz planını dedikleri uydurmaları, belgeleri Hilmi Özkök aracılığı ile mi temin ediyorlar? Ya da askeri bilgileri acaba bu insanlar mı anlatıyor fısıldıyor ya da kulaklarına? Öyle olduğunu düşünmek istemiyorum asla. Ama şeytan bu ya benim darbeci olduğumu düşündüren şeytan bana da bunu düşündürtüyor. Görevde ki bir alay komutanının makamını basıp tutuklayıp götürmek çok doğal bir durum olabilir ama bu ülkenin kurumuna zarar vereceğini düşünmelidir insanlar. O şehrin alay komutanına telefon etseniz koşarak gelir zaten. Fakat öyle bir durum ki o tutuklanmalar çok daha önceden o yandaş medya bile biliyor. Basılacağını onlar bilebiliyor orda çekilen çok özel görüntüleri onlarda izleyebiliyoruz. Bütün bunların normal olduğunu mu düşüneceğiz biz, bu bir operasyon bal gibi operasyon bu. Süleymaniye’de geçirilen çuval hala çıkmadı başımızdan. Genişlettiler Türkiye’ye geçiriyorlar şimdi. Bunları her gün okuyoruz, görüyoruz ve bu ülke için, bu ülkede yaşayan vatandaş olarak kaygı duymak abes mi? Daha ortada fol yok yumurta yokken insanlara bir sürü iftiralar atmak normal mi? Değil. Kıbrıs konusun ne olduğunu hepimiz biliyoruz zaten, ne kadar önemli olduğunu da biliyoruz ama bizim ülkemizin güvenliğini, geleceğini tehlikeye atan bir durumu örtbas etmek, bizim ülkemizin Başbakanın işi olamaz ama maalesef bizim ülkemizin başbakanı o işin üstünü örtmeye çabalıyor, Neden? Kıbrıs verilecek çünkü verilmeli söz verdik vereceğiz. Türk ordusu orda işgalci. Toprağın kökü bizimdi İngiliz işgalci değildi. Rum işgalci değildi ben işgalciyim. Avrupa Türkiye’ye sert mesaj veriyor, Türk askerlerinin derhal Kıbrıs’tan derhal çekilmesini, Maraş bölgesinin iade edilmesini istiyor, bu Maraş bölgesi Dünya’nın en güzel yeri Başkanım oranın sahili, kumsalı dünya’nın hiçbir yerinde yoktur. Maraş bölgesi boştur. Yerleşim bölgesi, oteller filan her şey var ama güvenlik çemberine alınmıştır, askeri bölge ilan edilmiştir orası oraya hiç kimse giremez, girmezde. Tel örgülerin denize girersiniz tel örgü var ara sadece bir tel örgü ayırır bizi hemen tel örgünün burası Rum bölgesidir bu taraf Türk bölgesidir. Denize girersiniz Rumlarla beraber denize girersiniz denizde de oynarsınız birlikte. Öyle bir yerdir. Türkiye namuslu davrandığı için Maraş bölgesinde hiçbir iş yapmadı halbuki bizim bölgemizdedir Maraş bölgesi de orayı alır iş adamlarına verir otelleri yeniden onartır, evleri insanlara verebilirdi. Bunları yapmadı çok namuslu davrandı, tatsızlık çıkmasın diye orayı boş tuttu ve askeri bölge ilan etti, kimse de girip çıkmıyor oraya. Bütün her şey durur orda eşyalarıyla filan hala ama biz işgalciyiz. Bize ait olan Rum kesiminde şehitliğimiz var Rum kesimi o şehitliği çöplüğü çevirmiş, bizim bölgemizde Rumlara ait mezarlıklar var her birine görevliler konulmuş, mezarlar onartılmış ve o şekilde muhafaza edilir ama biz işgalciyiz. Yani bunu bizim ülkemizin siyasileri de telaffuz ediyor evet orda ordan çekilmeli. Avcıdan yana mısın? Domuzdan yan mısın? Diye bir laf vardır. İnsan kendi ayağına ateş eder mi? Orayı biz elimizi kolumuzu sallayarak mı gidip kaldık? Ya da bir yerle savaşalım diye mi gittik oraya? Orda katledilen bir yığın bizim vatandaşımız var. O Muratlı diye bir yer vardır orda yaşanan bir katliam var. 2 aylık çocukları bile canlı canlı toprağa gömmüşler. Bu 80’li yıllara doğru bulundu o toplu mezar sonra orayı bir şehitlik yapıldı oraya bir gün o mezar şehitliğin görevlisi de ailesini o toplu mezarda kaybeden öldürülen katledilen insan oranın da bekçiliğini yapıyor. Bir gün sabah geliyor ki bütün şehitliği paramparça etmişler ve birde oraya yazı EVKA levha bizim bölgemizde. Yunanistan bize sürekli bu Kıbrıs konusunda da dehşet mektuplar yolluyor ve resmi mektuplar bunlar o mektubu da Başbakanlık sansürlüyor bundan da bizim haberimiz olmuyor. Biz Avrupa Parlamentosu ne derse onu yapmaya çalışıyoruz hatta Anayasa’mızı bir ülkenin kanunlarını o toplumun yaşayışı ve ihtiyaçlar belirler ben hukukçu değilim ama hani kıt bilgimle de bunun böyle olduğunu biliyorum, eğer anayasanızı, kanunlarınızı başka bir ülke yapıyorsa siz özgürlükten ya da bağımsızlıktan bahsedemezsiniz o zaman herkese geçmiş olsun denir. Bunun adına da demokrasi denmez bunun adına artık sömürü denir. Biz neredeyse vali atamalarını bile Avrupa’ya soracağız. Mesela Amerika istemedi zaman bir valinin yerini değiştirebiliyoruz, Amerikalı büyükelçiler rahatsız olduğu zaman bir kaymakamı alıyoruz başka bir yere verebiliyoruz. Mesela İncirlik konusunda Amerika inanılmaz bir yöntem geliştirmiş eğer tehlike hissedersem diyor İncirlik etrafında 50 KM alanı tehlike sezdiğim için kapatabilirim diyor, 50 KM alan batıya doğru baktığınızda İncirlik’ten Adana bütün kontroller bendedir diyor. Doğuya doğru baktığında bütün o ova onların elinde, uluslar arası otoyol bu alana giriyor o zaman yasak bu bölge. Artık siz ordan bir tane sinek bile uçuramazsınız. Amerika’ya sormak durumundasınız ve ben tehlike hissettim dediğinde sizin bu tehlike nedir kardeşim ben bunu öyle tek taraflı yapamazsın diyemiyorsunuz. Tek taraflı bunu ilan edebiliyor ve eğer oraya girmeye kalkarsanız da bu savaş nedeni diyor. Benim ülkem bağımsız, sonra ben darbeciyim ama Amerikalı subaylar polislere gidiyor istihbarat çalışması yapıyor, şehre gidiyor yapıyor Adana elçisi kalkıyor Güneydoğuya gidiyor yapıyor, halkı örgütlüyor, eylem yaptırıyor bunlara. Bir konsolosluk sivil toplum kuruluşu mudur? Adı üstünde yabancı misyondur bu, bulunduğu ülkede de bu tür şeyler yapamaz ve bu yaptığı hareketin tek biri bile non grata, derhal, beklemeksizin çünkü bu casusluktur, iç işlerine müdahaledir. Bu ülkede casusluk suç olmaktan çıktıysa eğer benim hakkımda savcılar neden istihbarat yapıyor, bilgi topluyor diye bir iddiada bulunuyor. Amerikalı yaparken serbest, ben yaparken yasak öyle mi eğer yaptıysam. Olur mu böyle bir şey? Ya ben yanlış bir ülkede yaşıyorum, ya Amerikalılar. Hakikaten Türkiye’de bir işgal oldu, yönetim değişti, rejim değişti. Her şey değiştiyse biri bizi uyandırsın yani bir haberimiz yok uyanamadık bir türlü, güneydoğu’da PKK’ları örgütleyip eylemler yaptırmadılar mı Amerikalılar, Adana konsolosu, İsrailliler Karadeniz’de yapmadılar mı bu işleri? Bunlar Adnan hocacılar aracılığıyla bu ülkeden kan çalıp, insanların kanını çalıp götürmediler mi? Niye götürürler bunları sizin DNA’nızı çözmek için, sizin genleriniz bozmak için, onlar burada onu yaparken Amerika’ya götürürken İsrail’de Karadeniz bölgesinden toprak götürdü kendi ülkesine oda senin toprağını bozmak için genlerini, biyolojik silah geliştirmek içindir bu ama iddianamede bakıyorsunuz biyolojik silah elde etmeye çalışıyor. Ne zaman? Neyle? Bu biyolojik silahı kime karşı kullanacağım, kimi öldüreceğim ben bununla biyolojik silahla darbe yapıldığı nerede görülmüş, uysa da uymasa da koy gitsin. Sen gel anlat ondan sonra, Çukurova’da artık biz bırakın Çukurova’yı Türkiye’nin hiçbir yerinde tarım bitti artık yetiştiremiyoruz. 5 yıl tohumu bedava verirsin toprağın bütün şekli şemalı değişir, ondan sonra hangi tohumu atarsan at o topraktan yetişmez. O öbür tohumu almak durumundasınız, o tohumu nereden alıyoruz İsrail veriyor size. İstediği fiyatı da o koyar, sonra biz tarım ülkesiyiz. Geçtik onu da sonra biz bağımsız ülkeyiz, Atatürk bize böyle mi bıraktı bu ülkeyi? Bu hale getirelim diye mi bıraktı? Nerede demir yollarımız, Menderes hükümeti ona da kominizim dedi öyle kösteklediler. Çünkü demiryolu gelişen, denizyolu gelişen ülkelerin çağın gerisinde kalması mümkün değil. Ama siyasilere baktığınızda A’dan Z’ye mangalda kül bırakmıyorlar, ne yaptığınız demiryolu için AKP yaptı. Tarihinde olmadığı kadar kaza oldu, insanlar öldü demiryolunda el insaf, niye geliştirmezler bunları çünkü bizi sömüren ülkelerin işine gelmez bu. İyi demiryollarına yapmadıkta karayollarını ne yaptık, mümkün olduğunca çalmak için devleti hortumlamak için otoyollar yapacağız diye hortumladık, hikayeden de yol yaptık. Karayollarında yol yastığı diye bir şey vardı, o yolun kenarlarıdır o, o yol yastıkları olmazsa belli bir kilometre hıza ulaştığında bir araç bu aracın ağırlığı, şekli şemali ne olursa olsun o hıza ulaştığında devrilme olasılığı %80, mesela şimdi bu modern otoyolda gidiyoruz 180’le, 160’la yolda ufak bir, bir şey gördünüz. Hafif bir direksiyonu oynattığınızda artık takla atmamanız mucizedir. Çünkü yol yastıkları yoktur, o yol yastıkları özel bir durumdur ve yapan müteahhide ekstra bir maliyet getirir. Onu çalar siz onu fark etmezsiniz, onu fark ettiğinizde zaten ölmüşsünüzdür. O olmadığı için ölürsünüz, ha bunlarında kontrolleri yapılmadığı için var mı? Var, tamam o zaman yol böyledir. Aynı burada bu ruhsatsız yeri yaptıkları gibi, ruhsat yok ama var mı? Var. Biz ülkeyi böyle mi devraldık, biz bunları istiyoruz. Bunlar yapılsın, benim ülkemin insanları insan gibi yaşasın. Dünyada, yeryüzünde en iyi yaşamı, en kaliteli yaşamı benim milletim hak ediyor. Çünkü kimsenin hakkına tecavüz etmemiştir, hiçbir ülkeyi işgal etmemiştir. Kimsenin namusuna dönüp ters bakmamıştır, inançları kendine göre sağlamdır. Haçlı seferleri düzenlememiştir, ama bunları istediğim için ben darbeci olabilirim bir yanda, bunları istediğim için vatan haini olabilirim bir anda, bir günde her şey değişiveriyor yani ülkede. Bugün siz Türkiye Cumhuriyetinin yasalarını uygularken yarın bu yasayı uyguladığınız için yargılanıverirsiniz, böyle bir ülkede yaşıyoruz artık garantimiz yok. Bunu da kılıfını da çok rahat bulabilirler ben onların mantığıyla düşünüyorum. Diyelim ki 2 gün sonra bana tahliye verdiniz ya da burayı dediniz ki bu dava düşer kardeşim. Belgeler sahte, imzalar sahte, her şey sahte yasal bir durum yok burada bu dava düşer, böyle bir darbeyi oluşturacak bir ortam da yok. Ertesi gün yargılanmanız için çok önemli bir neden var hükümetin işini, çalışmasını engellediniz diye. Çünkü biz burada durduğumuz sürece kim rahat ediyorsa onun tekerine çomak sokulmuş olur. Kimsenin de tekerine çomakta sokmuyoruz ya ama böyle, bizim tekere çomak sokmak gibi bir durumumuz yok ben tekeri kırarım ancak. Benim ülkeme işgal etmek amacıyla, benim insanıma zulüm yapmak amacıyla, benim insanımın namusunu, malını, mülkünü çalmak amacıyla gelen her kim olursa olsun, hangi devlet olursa olsun bırakın tekerini parçalamayı topyekün imha ederim onu, gücüm yeter ya da yetmez. Ama ederim, çünkü bu ülke parayla satın alınmadı ki biz lise talebeleri çocukları şehit vererek kurtuluş savaşı verdik. Biz bir işgal filan edipte almadık kimsenin toprağını, biz işgal edilmiş toprağı bu çocuklarla kurtardık. Şimdi ben gelmişim 45 yaşına, 47 yaşına ne haltsa bu ülkenin özgürlüğünü başkasına vereceğim o çocuk orada savaşıp bunu almışken, 20 yaşında 19, 20 yaşında çocuk askere geliyor. Ben evimde gece rahat yatayım diye o bedenini feda ediyor, geleceğini feda ediyor, şehit oluyor. Bizim müttefik dediğimiz, başbakanın da samimi arkadaşı olan Berlusconi’nin ülkesinde üretilen mayınlar getirip konuluyor ve bu çocukların ayaklarını, hayatlarını paramparça ediyor. Nereden geliyor bunlar, İtalya başbakanı senin can ciğer dostun, deki dostun değil de düşmanın sen ülkenin sınırlarını koruyamıyor musun? Bundan aciz misin? Senin ülkene bunca terörist girerken, mühimmat girerken, gencecik bedenleri toprağa verirken biz sayılarını bilmiyoruz. Benim kızım yaşındaki çocuklar, askerler kollarını, bacaklarını orada bırakıp geliyor, gözlerini bırakıp geliyor. Ben burada bir elim yağda, bir elim balda zevk süreyim diye mi yapıyor bu çocuklar bunu, eğer ben bu ülkenin geleceğini, özgürlüğünü, bağımsızlığını düşünmezsem orada kaybettiğimiz her uzuv yakamıza yapışır, yapışır. Ben yemek yerken eğer çok güzel bir sofraysa çok fazla bir şey yiyemiyorum, çünkü ben arkadaşlarımı şehit verdim. Canım ciğerim çok sevdiğim arkadaşlarım, asker neye verdik biz bunları, komşularımızın çocuklarını verdik, iş yerindeki arkadaşlarımızı verdik neye verdik bunları biz. Biz darbe yapalım diye mi? Faşizme hizmet edelim diye mi? Bakın Mustafa Kemal’in askeri olmak başka bir şeydir, üniforma giyip gezmek başka bir şeydir. Eğer sizde o ruh yoksa üstünüzdeki sadece üniforma var diye subay olamazsınız, sadece asker olamazsınız. Mesele Mustafa Kemal’in askeri olabilmekte, Mustafa Kemal faşizme hiçbir zaman hizmet etmedi. Ama bu ülkede biz evrenleri gördük, faşizme kocaman bir alan açtı Kenan Evren, o bir darbedir. Siyasette de, sosyolojide de her şeyde darbe eşittir faşizmdir, bu ister orduyla yaparsınız, ister siyasetle yaparsınız. Bu budur, değişmez. Mustafa Kemal darbe mi yaptı? Bir devrim yaptı. Benim ordum devrimcidir, devrimlerin bekçisidir, sonsuza kadar o devrimler yaşayacak. Onun ortadan kalkması mümkün değil. O bir dere yatağı gibidir akar, önünü kesemezsiniz bent koyamazsınız önüne artık. Evren’in yaptığı darbe anayasayı değiştirmek oldu, neydi 60 anayasası bize çok bol geliyor. Oradan daralta daralta geldik, bütün bu güvenliğimiz, refahımız, özgürlüğümüz, her şeyimiz, bağımsızlığımız tehlikeye girdi. Avrupa birliğinden biz artık direktif alarak mahkemeleri sürdürebiliyoruz. Avrupa birliği parlamentosu 2 gün önce bir açıklama yapıyor, balyoz darbe planı korkunç diye, tüyler ürpertici diye bu şeye benziyor karanlık bir odada bir iğneye iplik geçirmeye benziyor aynı, geçer mi o iplik, o iğne deliğine geçirebilir misiniz karanlıkta? Mümkün değil. Ama ısrarla onu geçirmeye çalışıyorlar. Yasalarımızı halkımızın yaşam tarzını, taleplerini her şeyini bir tarafa bırakmışız bunu yapacağız, uymaz bize. Darbe planını oradan nasıl gördünüz ki siz korkunç olduğunu anladınız. Balyoz darbe planı tüylerimiz ürperdi diyor, sizin niye tüyünüz ürperiyor ki Türk milletinin ürpermiyor da sizin mi ürperiyor? Burada yaşayan biziz ya, bu zulmü yaşayan biziz. Öyleyse dünya liderliğine oynuyoruz biz demek ki yani Avrupalının eğer bu balyoz darbe planından Ergenekon için de aynı şeyi söylediler bunlar. Bunların tüyleri ürperiyorsa demek ki biz darbeyi Türkiye’de yapmayacağız, nerede yapacağız dünya ülkelerinde Avrupa’da, Amerika’da. Çünkü en çok onların tüyü ürperiyor. Nurettin Veren diye bir adam var, onunla günlerce röportaj yaptım, bana dedi ki Fethullah Gülen dedi dünya liderliğine oynayan bir adam. Ben güldüm dedim ilkokul mezunu bir adam, dünya liderliğine nasıl oynuyor ya, dedi ki dünya imamlığıyla yapacak bu işi. Dedim enteresan yani, sonra çok önemli bir şey daha anlattı. Dedi ki Hilmi Özkök’ü biz okuttuk, bizim cemaattendir. Aynı sözleri başkalarından da duydum, Emin Şirin’e de söylemişler Fethullah Gülen sanıyorum bizzat kendisi söylemiş. Albay olduğuna bile şaşırmıştık demişti Nurettin Veren bana Hilmi Özkök’ün, bunları üst üste koyuyoruz askeri belgeler en olmadık yerden çıkıyor ya da uydurulan belgeler çıkıyor. Ama aslına uygun uyduruluyor, yapılıyor. İnsan sormuyor mu yani ben soruyorum kendi kendime bunu, şimdi de sesli düşünüyorum. Eğer orduya birileri sızmadıysa bunlar yaptı demek ki, şimdi Mustafa Kemal’in koltuğunu bir süreliğine işgal eden Hilmi Özkök’le Mustafa Kemal’i kıyaslayabilir miyiz? Ya da onun idealleri doğrultusunda ne kadar gittiğini düşünebilir miyiz? Düşünüyoruz terse gitmişiz. Bu operasyonu kanıtlayacak öyle çok şey var ki artık onları uzatmak istemiyorum, vakit almak istemiyorum. Akıl almaz daha başka şeyler var artık savunma, savunmamda hep kendi dışımda olan şeylerle ilgili yaptım savunmamı, usul gereği de iddianameyle de ilgili savunma yapmam gerektiği için hukuken bunu yapmam gerektiği için o yüzde 10’unu da buna ayırmak istiyorum. Önce Cumhuriyet gazetesinden bir yazı okuyacağım efendim. Hikmet Çetinkaya yazmış 07 Ocak 2010 Perşembe, Fethullahçılar ünlü Fransız gazetesi Lemond’un Türkiye muhabirine gel bizim Paris’te ki okulumuzu yaz demişler. Muhabir kalkmış Paris’e gitmiş ve Fethullahçı Okulu gezip yazmış. Deneyimli gazeteci Ragıp Duran Lemond’u okumuş birkaç gün sonra da Zaman gazetesini, oda ne tüm medyada, medya ya etik dersleri veren Zaman Lemond’da çıkan yazının tüm eleştirel sorgulayıcı bölümlerini, tümce ve deyimlerini sansürleyerek yayımlamış. Elbet hiç şaşırmadım, daha önce de pek çok yabancı gazetecinin Fethullahçılarla ilgili yazılarına aynı yöntemi uygulamışlar. Ragıp Duran Zaman’dan Gülen sansürü başlıklı yazısında şöyle diyor, atlaya zıplaya yapılmış bir çeviri, yazıda Fethullah Gülen cemaati hakkında ne kadar kuşku uyandıran cümle varsa ya olduğu gibi es geçilmiş ya da tahrifatlı bir şekilde Türkçe’ye çevrilmiş, Lemond’da ki orijinal yazıda en az iki kez Paris’te ki okulun ekonomik ve esin kaynağı konusunda yetkililerin ağzı sıkı davrandığını yazıyor ama Türkçe metinde bunlar yok. Ragıp Duran devam ediyor, okulda ki Fransız öğretmenlerin Katolik okullarından geldiğini belirtmiş, Zaman gazetesi bu bilgiyi yazmamış. Gülen tarikatından söz ederken Fransız gazeteci, bu tartışmalı tarikat Türkiye’de toplumu İslamlaştırmakla itham ediliyor diyor, Zaman’da bu cümle yok. Fransız gazeteci şunları söylüyor, cemaat mensupları Türkiye’de bürokrasinin ve polisin içine sızıyor. Cemaatin ekonomik kaynakları bir sır, cemaat ABD politikasının Orta Asya ve Orta Doğu’da sıradan bir piyonu, cemaat ABD dış politikasının Orta Asya ve Orta Doğu’da sıradan bir piyonu, ışık evleri, Ragıp Duran ardından şunları yazıyor, yukarıda çıkarılan tümce ve deyimlerin çeşitli kaynaklardan alınarak yazıldığı gösteriliyor. Orijinal metinde Zaman ise bu hassas konulara hiç girmemeyi tercih ediyor. Fransız gazeteci bunları yazıyor, Zaman gazetesi bunları ayıklayarak yayınlıyor. Şimdi bunu şunun için okudum, bu ayıklama zihniyeti aynen bu yalannamede de var. Burada da atlaya zıplaya yapılmış her şey, telefon konuşmaları o şekilde. Şimdi birde Türkiye’de şöyle bir durum var, benim suçlandığım şeylere bakınca bu ülkede mesela PKK vergi toplar, mesela cemaatler vergi toplarlar, onların yasal hiçbir tarafı yoktur, orayı hiç tartışmayacağız bile yok yani öyle bir şey. Bir ülkede bir başkası vergi topluyorsa o ülke bitmiştir zaten, mesela İsrail’in de bu ülkeden vergi topladığını bütün yayın organlarından duyduk, resmi ağızlardan da duyduk ya. İsrail geliyor burada yaşayan Yahudi vatandaşlardan vergi topluyor, İsrail adına yapıyor bunu benim topraklarımda kazanılan paralar, benim vatandaşımdan geliyor vergi alıyor, kim alıyor? İsrail. Benim vatandaşımdan PKK vergi alıyor, nerede alıyor bunu Türkiye’nin her yerinde Güney Doğuya gidin kamyonlar vergi öder, yoksa nakliye yapamaz. Otobüs firmaları öyledir, birçok konuda genişletebiliriz bunu. Cemaatler yine öyle adına himmet dedikleri günler düzenlerler, ha birde hatta bir de şöyle bir şey de yapıyorlar onu da duydum. Bir iş adamı arkadaşım anlatmıştı, bir yerde mesela bir ticaret yapacaklar bir yabancı ülkede, özellikle bu Asya ülkelerinde filan çok uygulanan bir durum diyor. Orada diyalog kuracağınız ilk kişi Fethullahçılardır, orada temsilcileri vardır. Siz orada ki elçilikleriniz ya da konsolosluklarınız hiçbir işe yaramaz diyor, onlarla görüşmediğiniz sürece o ülkenin devletiyle, yetkilisiyle, iş adamıyla filan diyor pek bağlantı kuramazsınız. Size onlar kılavuzluk yapacak, peki bunun karşılığı elbette diyor karşılığı var. Birincisi diyor ekonomik olarak bunun bedelini ödeyeceksiniz, ama en makbulü cemaate dahil olmanızdır diyor. Çünkü cemaate dahil olursanız sürekli sağlam bir durum olacak ortada. Peki bunlar niye örgüt muamelesi görmüyor, o adamlar niye darbecilikle yargılanmıyorlar, onlara niye operasyon yapılmıyor. Beni dinleyen polis, istihbarat onları niye dinlemiyor, dinliyor da o dinlediklerini imha mı ediyor. Niye işlem yapmazlar, savcılar neden işlem yapmazlar bu işlere. Demin dedim irticayla mücadele kimse de çıkıp diyemedi yüreği yetmedi ki yav kardeşim bu ülkede irtica tabi yasak, ha derse darbecilikten oda bizim yanımıza gelir. Ben kimseden para toplamadım, vergi toplamadım elimde olanı harcadım ama ben örgüt, nerede bu örgütün elemanları birbirini tanımıyor. İddianamede ne yazıyor, hatta iddianameyi de geçelim o telefon kayıtlarını isterken, orada yazıyor örgüt çok gizli çalıştığı için irtibat bulunamadı, telefon görüşmelerinin verilmesine, ya bu insanüstü doğaüstü bir örgüt mü? Ne yapıyoruz okuyup üfleyerek mi uçuruyoruz insanları, etkisiz hale mi getiriyoruz onları? Böyle bir durum da yok, ortada bir şey yok hepimiz birbirimizi burada tanıdık. Bu nasıl bir örgüttür, geriye bakıyorum darbecilikle suçlandığım arkadaşlarım benim aile dostlarım burada hep birlikte darbecilikten yargılanıyoruz, orduya sızmaktan yargılanıyoruz, örgüte para temin etmekten hatta bana yüklenen suçlardan biri peki örgüte ben para temin ettim de beni yakaladığınızda o örgütün parasını mı buldunuz bende, makbuzunu mu buldunuz, neyini buldunuz? Hesaplarını mı buldunuz örgütün de oraya para yatırdığımı anladınız? Nereden toplamışım örgüte parayı? Benim yasal kazancımı örgüte gelir diye gösterecek kadar zihinler bulanmış, göz dönmüş artık çünkü bana burada yaşama hakkı yok bu ülkede, niye? Kemalistsin. E o zaman vergisini ödediğim resmi iş yerim, oradan elde ettiğim gelirim örgüte destek sağlamak parasal, e olur onu da kabul ettik. Eğer hukuk varsa beni bunlarla nasıl yargılayabilecek, nasıl mahkum edebilecek beni 22 aydır. Burada yazılan maddelere bakıyorum iddiaya bakıyorum, maddelerle iddia birbirine matuf değil, hayatımda hukuk bilgim hiç yok ama yani bunu da öğrendim. Ya birbirine denk gelir bir şey ve adam oturdunuz yazıyorsunuz bunu da yav şunu da açıp bakıp da yazın, çünkü adamlar hukukçu değil. Onların da hukuk bilgisi benim kadar el yordamıyla yani, ne oldu biri yazdı getirdi al Ahmetçiğim bunu sen iddianame haline getir, tamam ver abi. Oğlum şunları hemen iddianame haline getirin yarın lazım, olay bu. Yav burada birbirini tutmayan bir sürü şey var, boş ver ya dava Ergenekon olduğunda zaten önemli değil hallederiz. Böyle bir hukuk sistemi, böyle bir mantıksızlık yani böyle bir suçlama hakikaten anlayamıyorum ve bunun operasyon olmadığını bana nasıl ikna edecekler, nasıl ikna edeceksiniz, nasıl anlatacaksınız. Bu operasyon bana yapılmıyor hepimize, hepimize yapılıyor. Tayyip Erdoğan ne diyor, bu sistemi değiştireceğiz inşallah, böyle haykırıyor Eyüp’te. Bu sistemi elimizi kullanmayacağız kendi maşalarıyla kaldırttıracağız, onları koruyan kaldıracak bu sistemi, onları koruyan kim Cumhuriyet savcıları, kim Hakimlerimiz, kime kaldırttırıcağız bu sistemi? Bunlara. Ama ben bu iktidara demokratik ve hakkıyla gelmiş bir iktidar diyeceğim. Yok ben salak değilim, bu iktidar darbeyle geldi, darbe yaptı sistemi kaldırmaya çalışıyor. Bin yıl verin umurumda bile değil doğru tektir, doğru tek. Akıl var, izan var görüyoruz, okuyoruz. Ha Giyotine gideceğiz, gidelim. Dünya öküzün boynuzunda dönmüyor ama, ona da eşi diyor ya yav seni idam edecekler haksız yere dönüp diyor ki yok bide haklı yere idam etselerdi. Bende yani haklı yere, haksız yere yatıyoruz filan diye bir şey anlatıyorum yani, birde haklı yere yataydık, darbe. Ama bunda benim yayın evimin son çırpınışlarında STV’si, Zaman’ı, Taraf’ı, Yeni Şafak’ı aklınıza gelen bilumum tuhaf yayınlar son nefesini versin diye de uğraşıyorlar. Hani nefes filan verdiğimiz yok ama Taraf’ta bir taraftan 4 trilyon kredi alıyor, nereden alıyor bu krediyi devletten, kim veriyor bunu AKP hükümeti, ne yapacakmış bu 4 trilyonu alabilir tabi Kadıköy’de tesis yapıyormuş. Kadıköy’de yaptığı tesis nedir ya o da yayın evi, onlar da yayıncı benim gibi yayıncı, hatta bana parasını ödeyemeyen bir yayıncıydı onlarda. Benden aldığı kitapların parasını ödeyemeyen yayıncılardı onlarda. 4 trilyon aldılar Taraf’ı kurdular, sabah akşam orduya ver ana avrat sövün Türk milletine gitsin. Benim yayın evimin de çökün gırtlağına, alın sahiplerini içeri darbecilikten, kendilerini de yayın evini de batırın, bitirin, yok edin e yolgeçen hanı olacak mı burası? Valla 72 millet geldi, geçemedi, gene geçemeyecekler. Bu telefon konuşmalarını kesip, biçip yapıştırmışlar. Bunları okumaya gerek bile duymuyorum. Onun öncesinde daha da önce mahkemenize sunmuştum telefon dinleme talepleri sahte, gözaltı uzatma belgeleri sahte, mahkeme belgeleri sahte bunlarla burada tutukluyuz. Mahkemeye bunları sundum, ama yani ne ifade etti onu bilmiyorum. Bana bir yansıması yok bunun sadece sunuyoruz, bu da aklıma şeyi getiriyor. Bir, iki Yahudi esnaf vatandaş bir tanesi çok dindar sabah, öğle, akşam sürekli gidiyor ibadet ediyor ağlama duvarının oraya, diğer arkadaşı soruyor ya Mişon sen diyor çok inançlı bir adamsın yıllardır da biz seninle dostuz. Her gün de hiç aksatmadan gidersin ağlama duvarına duanı edersin filan gelirsin, peki bunca şeyine rağmen servetinde bir artış filan oldu mu? Biraz düşünüyor, dönüyor diyor ki valla Salamon galiba duvara konuşuyorum gibi bir his var içimde diyor. Yani bizde bunca şeyleri veriyoruz hakikaten bir işe yarıyor mu, bilmiyorum. Burada şimdi diğer çarpıklıkları tekrar niye anlatacağımı da bilmiyorum ama kayıtlara geçsin de istiyorum. Ama sizlere verdiğim de zaten kayıtlara geçiyordur herhalde değil mi başkanım? O zaman onlarla da çok vakit kaybetmek istemiyorum, yani bu usulsüz belgelerin hepsi var zaten sizlerde. O gözaltı uzatma süreleri filanda öyle usulsüz, sonra emniyet müdürünün yerine polisler imza atıyor. Hakimin yerine savcı atıyor, savcının yerine katibesi atıyor. Bu tür bir sürü rezillikler var yani usulsüzlükler var. Bu işte görevli olanlar burada da şunu düşünüyorum, bu işte görevi olan insanların imzaları yok. Yerine atanlar var, yerine atanlar da bu imzaları atabilecek yetkiye sahip değiller. Çünkü bir şube müdürünün yerine bir polis memurunun imza atması mümkün değil, yerine atabilir ancak eş değerdeki biri atabilir bunu ama bir polis memuru atıyor. Şimdi yarın bu iş çünkü bu bir düzmece olduğu ortaya biraz daha net çıkıyor artık, bu iş ortaya çıktığında yasal sorumluluktan kurtulmak için mi acaba böyle bir yöntem izleniyor, bu işi yapanlar tarafından, yani durum onu gösteriyor. Çok rahat şube müdürü diyebilir ki valla benim haberim yok yani memur atmış imzayı diyebilir, böyle mi acaba yırtar oradan o yani bunun için mi atılmıştır bu. Ama bununla o atılan imzayla 22 aydır evimden uzağım, 22 aydır bunun 8 ayını Guantanamo’da geçirdim, Tekirdağ. Geri kalanını burada geçiriyorum, gerçi hepsini burada geçirsek ne olacaktı ki yani altından cezaevi yapsalar ne olur ki ailemden uzak, evimden uzak çok bir önemi yok. İddianamede şöyle bir şey diyor, diyor ki kod adı olarak Kahraman’ı kullanıyor. Yani benim kod adım Kahraman’mış, kim diyor bana Kahraman diye nereden çıkarttınız kod adını benim çok sevdiğim aile dostum Neriman Aydın’ın konuşma tarzı o ve bana onu söyler. Kahraman nasılsın der, bu kod ad olabilir hadi kabul ettik olabilir. Ama öyle bir vahim bir durum var ki buna olabilir demek için aklımı yemem lazım, yani Kahraman şeyini uydurabiliriz. Bu arada kod adımı değiştirdim artık Kılıç kod adım bir dahakine bir hata olmasın diye, 26.05.2008 tarihli telefon görüşmesinde ise toplantı yerini ameliyat şifresiyle ifade edilmekte, telefon görüşmesinde ise toplantı yerini ameliyat şifresi ile ifade edilmekte Türkçe’de kıt, Türkçe’de kız yazanlarda ve bu yerleri karargah olarak nitelemektedirler. Kim, nerede bu konuşma yok, evet şifreli konuşuyorum buluşma yerine de göz ameliyatı diyorum. Bu nasıl bir örgüt IQ sıfır ama örgüt darbe yapacak ve bu şifreli dediği şey yüzünden ben içeride yattığım için gözümü kaybediyordum, gözlüğümü vermediler. Tekirdağ cezaevinde gözlüğümü vermediler, gözüm kör olma aşamasına geldi ve her iki gözümden doku nakli yapılarak ameliyat oldum, sadece gözlüğümü vermedikleri için. Bakın 26.05.2008 tarihli telefon konuşmasında diyor, ben 08.05.2008 tarihinde göz ameliyatı olmuşum. Bu da raporum ve ameliyat sonrasında geçmiş olsun diye arayan dostlarımdır mutlaka kim olduğunu bilmiyorum o konuşmada yok. Onlara ameliyat olduğumu ve iyileşmek üzere olduğumu söylemişimdir o tarihlerde, acık belki 1 hafta 10 gün sonra yayınevine geleceğim ya da büroda olacağım demişimdir ya da karargahta olacağım demişimdir. Çünkü buluşma yeri de karargah ya, karargahta olacağım demişimdir. Her çalışma yerinin bir karargahı vardır, böyle tarif edilir. Başbakanda diyor karargaha çekildi diye, bakanlar diyor ki karargahına çekildi günlerdir çalışıyorlar. Şimdi askeri bir bölge mi oldu o, örgüt yeri mi oldu orası. İddianamede bir yerinde diyor ki kendisine komutan denilmesini istiyor, ya nerede istemişim böyle bir şey yok. Bir telefon konuşması koymuşlar orada konuştuğum arkadaş komutanım diyor bir kelime komutanım diyor. Şimdi ben size hocam dersem hoca mı olacaksınız, doktor bey dersem doktor mu olacaksınız hayır. Ama ve bu iddia ettikleri şeyde tek bir telefon konuşmasında ve 1 defa söylüyor arkadaşım. Çok normal, benim yayınevimin %95’i yazarları asker, benim çevrem asker, eri de var generali de var çevrem böyle. Yunan ordusu değil ya benim ordum bu onlarda uzaylı değil insan, insan dediğimiz beşeri bir varlıktır, sosyal ilişki kuracak insanlar olmayacak mı yok. Ama MİT’le sosyal ilişkisi olan bu davada gelir sanık gibi olur e bu tezgahın içinde yer alır o normal o örgüt değil. O ne devlet vatandaşa tuzak kurur bu yasal, yok ya hukuk devletinde devlet kimseye tuzak kuramaz. Bizatihi hukuk devletine hukukçular kim olursa olsun, vatandaşa tuzak kurulacağını, kurulduğunu görürse onu yapanlarla ilgili işlem yapar onu engeller. Yani şu iddianameyi kim hazırladıysa bunların derhal tutuklanması lazım, işlem yapılması lazım bunlarla ilgili şu sahte belgelere imza atanlara işlem yapılması lazım derhal, burada mahkemenizi 2 yılı aşkındır bu işlerle meşgul ettikleri için, 2 yılı aşkındır insanları cezaevinde yatırdıkları için, olur mu öyle şey hukuk devletiyiz. Ha bana velev ki günlük yaşantımda istisnasız tanıdığım herkes de komutanım dedi bunda ne mahsur var, neresi suç TCK’da böyle bir suç var mı? Eğer varsa nüfus müdürlüğüne gideceğiz bugün adı paşa olan kim varsa toplayacağız. Bana komutanım demelerinin kimseye bir zararı olmaz, niye kamuoyunda tanınan bir insan değilim velev ki günlük yaşantımda herkeste komutanım diyor. Bunun topluma hiçbir zararı olmaz, ama kamuoyunun tanıdığı, medyada sürekli yer alan Zeki Müren’e de paşa diyorlardı bunu ne yapacağız. Bunu gören savcılar bunu gören beni izleyen polisler bunları bilmiyor mu? Aynı ülkede yaşamıyor muyuz? Semra Özal’a da diyorlar paşam diye hadi benden komutan olur da, Semra Özal’dan paşa olur mu? Ha hani örneği vermeyeceğim, hani benimki de oldu da senin gibi iyi anlatamıyorum şeyi vardır, iki arkadaş karşılaşıyorlar senin kız ne oldu valla okudu, okulu bitirdi, patronu çok sevdi onu yurtdışına gezilere götürüyor. Ona ev aldı, ona araba aldı, çok seviyor filan. Öbürü bakıyor yav diyor benimkide fahişe oldu da senin gibi anlatamadım ama ben diyor. Şimdi böyle bir mantık mı bu? Onlara derseniz suç değil, hem de kamuoyu önünde yapılıyor bu iş ekranlarda, televizyonlarda, gazetelerde ben kimim Fatih Sultan Mehmet’in Fransız kralına dediği gibi yazıyor, yazıyor, yazıyor sen ki Fransa kralı böyle bir durum mu var? Bunu mu yaşıyoruz? Diyelim ki bana komutanım dediler, bunun kamu zararına hiçbir durumu yoktur. Toplum yaşantısına asla bir etkisi yoktur, şimdi söyleyeceğim çok önemli bir şey sayın başkanım ve eğer beni duyan Cumhuriyet savcıları varsa derhal harekete geçip bu işin peşini bırakmamalılar. Bana arkadaşım komutanım dedi evet dedi, ama bir emniyet görevlisine memurlar komutanım diyorsa durum vahim, durum çok vahim. Benim evimi ve iş yerimi arayan polisler diğer memura ya da komisere komutanım diye hitap ediyorlar ve duruşları bu, bunu ne yapacağız. Bu durum vahim aslında, bu kayıtlı arama yaparken çekiyorlar çünkü o kayıtları istedim gelmiyor, gelmesin. Sen devletin polisisin, devletin polisine komutanım diyemezsin. Gözaltına aldığı sanığa bana komutanım diyeceksin lan diye çıkış yapamazsın, beyefendi sen kimsin, bana komutanım diyeceksiniz. Çok ezilirsin emniyette yoksa bu benim gördüğüm sadece istisnai bir durum değil, diğer sanıklarla konuştuğumda birçoğunun anlattığı durum bu komutanım diyeceğiz polislere, ne oluyor. Orduyu tasfiye mi ediyoruz, yerine polis teşkilatını mı getiriyoruz, Bunun provaları mıdır bunlar? Hatta bu kadar inandık ki artık birbirimize komutanım demeye başladık. Onun için mi bu polisler gelip gelip de şeylere çok rahat dalmaya çalışıyor karargahlara, taburlara ama Ali Özoğlu’na bir kişi telefonda komutanım nasılsın demiş deriz ya birbirimize. Kızıma kraliçem diyorum, telefonda konuşurken kraliçem diyorum, eşime sultanım diyorum padişahlık mı ilan ettik o zaman biz, krallık mı ilan ettik o zaman biz. Ha yok ama Ali Özoğlu’ya dendiyse bu vahim bir durum darbe belirtisi, ama siz sahte belgeleri hazırlarken vahim bir durum yok o çok gayet yasal, hak daha doğrusu hak, hak. Efendim kısa bir ara verebilir miyiz?”
  1   2   3   4   5   6   7   8   9


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©anasahife.org 2016
rəhbərliyinə müraciət