Ana səhifə

Şeriat’ın Geleceği


Yüklə 257.13 Kb.
səhifə1/4
tarix07.05.2016
ölçüsü257.13 Kb.
  1   2   3   4

©Abdullahi Ahmed An-Na`im

Şeriat’ın Geleceği



3. Bölüm
Anayasalcılık, İnsan Hakları ve Vatandaşlık

Bu bölümde, anayasalcılık, insan hakları ve vatandaşlık konusunu İslami bir perspektiften bakarak ele alacağım. Bu genel ilkeler bir araya gelerek, sekülerliğin, devletin dini tarafsızlığı ile İslam ve kamu politikalarının bağlantılılığı arasındaki gerilimle başa çıkma süreci olarak pratik işleyişini düzenlemeli ve buna aracılık etmelidirler. Anayasalcılık, eşit onur, insan hakları ve tüm vatandaşların esenliğini sağlamak ve korumak için yasal ve siyasi bir çerçeve sunar. Her ne kadar uluslararası ve bölgesel sözleşmelerde ve uluslararası teamül hukukunda kesin bir şekilde tanımlanmışsa da, insan hakları standartları uygulamada ancak ulusal anayasalar, hukuk sistemleri ve kurumlar tarafından uygulanabilir. Ancak, ulusal ve uluslararası sistemlerin etkinliği, kendi haklarını korumak için bireysel ve kolektif olarak hareket eden vatandaşların aktif katılımına bağlıdır. Aynı zamanda, anayasal normlar ve insan hakları normları, vatandaşların toplumun iyiliğine dair besledikleri tahayyülü desteklemek ve kendi haklarını korumak için bilgi alış verişinde bulunmalarına, örgütlenmelerine ve toplu olarak hareket etmelerine imkân vermektedir. Diğer bir deyişle, anayasalcılık ve insan hakları, vatandaşların onurunu ve haklarını muhafaza etme amacı doğrultusunda gerekli araçlardır, ancak bu amaca yalnızca vatandaşlar vasıtasıyla hizmet edebilmektedir. Bu nedenledir ki, vatandaşlığın temelini ve etkilerini açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Dolayısıyla, bu kavramların ve ilgili kurumların her biri, kendi temel gerekçelerini hayata geçirebilmek için, birbirlerine bağımlıdırlar ve birbirleriyle etkileşim içerisinde olmalıdırlar.

Bu ilkeleri İslami bir bakış açısıyla açıklama çabamla, bu ilkelerin Müslümanlar arasındaki meşruluğunu artırmayı hedefliyorum; zira bu ilkelerin Müslüman toplumlar bünyesinde etkili bir uygulanması isteniyorsa, Müslümanlar tarafından kabul edilmesi şarttır. İslam ile bu ilkeler arasında bir ilişki kurulması kaçınılmazdır, çünkü İslam bu ilkelerin ve mevcut İslam toplumlarındaki kurumların meşruiyetini ve etkinliğini doğrudan etkilemektedir. Aynı zamanda, İslam anayasalcılık, insan hakları ve vatandaşlık ilkeleriyle bağdaşmayan birtakım prensipler içeren tarihsel Şeriat anlayışları ile eşanlamlı olarak düşünüldüğünde bu ilişki muğlaklaşacak ve ters etki yaratacaktır. Daha açık ifade etmek gerekirse, genel insan hakları ilkelerinin Şeriat’la bağdaşmaz nitelikte olduğunu söylemiyorum. Daha ziyade, geleneksel olarak anlaşıldığı biçimiyle Şeriat’ın, inanç (akide) ve ibadet konularıyla veya genel olarak sosyal ilişkilerin (muamelat) diğer veçheleriyle değil, aşağıda da tartışıldığı üzere, mevcut İslam toplumlarının kamusal yaşamıyla ilintili birtakım özel yönlerine atıfta bulunuyorum.

Ancak anayasalcılık, insan hakları ve vatandaşlık tartışmasını bir bütün olarak bu kitabın hedefleri doğrultusunda çok daha geniş bir bağlama yerleştirmek için, bu kitaptaki asıl amacımın, bir yandan İslam ile siyaset arasındaki gerekli ve arzulanan bağlantılılığı kabul eder ve düzenlerken, diğer yandan da İslam ile devletin kurumsal ayrılığının nasıl sağlanabileceğini açıklamak olduğunu hatırlatmak istiyorum. Diğer bir deyişle, insanlar, dini inançları da dahil olmak üzere kendi görüşlerine ağırlık verme eğiliminde olduklarından, devletin dini tarafsızlığını net bir şekilde tesis etmek son derece önemlidir. Ancak bu amaç, dini özel alana hapsetme çabalarıyla gerçekleştirilemez ve gerçekleştirilmemelidir; zira böylesi bir şey ne mümkün, ne de arzulanır niteliktedir. Bunun yerine, çabalar, bir yandan İslam’ın kamu politikaları ve yasaların hazırlanmasındaki etkileri de dahil olmak üzere kamusal rolünü kabul ederken, bir yandan da İslam’ı devletten ayırmak yönünde olmalıdır. Bu daimi gerilim, bu bölümde ele alınan anayasalcılık, insan hakları ve vatandaşlık çerçevesi dahilinde kamu muhakemesinin gerekleri aracılığıyla uzlaştırılmalıdır. Bu nedenle, ilk önce, kamu muhakemesinin gerekleriyle ilişkili olarak devlet ile siyaset arasında yaptığım ayırımları açıklayarak başlayacağım. Ardından gelen üç kısımda, anayasalcılık, insan hakları ve vatandaşlık ilkeleri ele alınacak ve kitabın bu bölümü, bu ilkelerin, bir yanda İslam ile siyaset, diğer yanda ise İslam ile devlet arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinde kamu muhakemesinin işleyişine dair bir çerçeve olarak nasıl kullanılabileceğine yönelik bir inceleme ile sona erecektir.


I. Devlet, Siyaset ve Kamu Muhakemesi
1. Modern Devletin Özellikleri

Günümüzde bütün Müslümanlar, yaygın olarak “ulus” devlet adıyla anılan, sömürgecilik kanalıyla tüm dünyada, resmî olarak sömürgeleştirilmemiş bölgelerde dahi tesis edilmiş olan Avrupa modellerine dayalı devlet örgütlenmeleri altında yaşamaktadırlar. Batı ilmine göre, bu devlet modeli “egemenlik alanı içerisinde olup bitenler üzerinde bağlayıcı yetkisi bulunan bir idari kadro, bir toprak temeli ve güç kullanımı tekeli tarafından yönetilen merkezileştirilmiş ve bürokratik olarak örgütlenmiş idari ve yasal bir düzen” (Gill 2003, 2-3) olarak tanımlanmaktadır. Ben, ulus kavramına mündemiç boyunduruk ve hegemonya tehlikeleri yüzünden, devletin bağdaşık bir homojen “ulus”u temsil etme iddiasından ziyade “ülke” özelliğine atıf yapmayı tercih etmekteyim. Ülke devletinin temel özellikleri şu şekilde özetlenebilir (Gill 2003, 3-7):




  • Modern devlet, her biri kendi özel işlevine sahip birbirinden ayrı kurum ve organlara ayrılmış, merkezileştirilmiş ve hiyerarşik bir bürokratik örgütlenmedir. Ancak devletin tüm kurumları, resmî kurallar ve merkezi makamlara karşı açıkça tanımlanmış hiyerarşik bir sorumluluk yapısı içerisinde faaliyet yürütürler.

  • Hiyerarşik ancak birbirine bağlı devlet kurumları, kendilerini siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları ve ticari birlikler gibi diğer sosyal örgütlenme biçimlerinden ayrı tutarlar. Bu ayırım teorik açıdan bakıldığında net olabilirse de, uygulamada devletin faaliyetleri bu gibi devlet dışı kurumlarla bağlantılıdır. Devlet organ ve kurumlarının meşruiyeti ve etkili bir şekilde işleyebilmesi için bu gereklidir. Ancak, devletin kapsamı ve işlevleri, kendi kurumlarının devlet dışı örgütlerden ayrı olmasını gerektirmektedir, çünkü devlet yetkilileri ve organları devlet dışı tüzel şahısları düzenlemek durumundadır ve bunlar arasında farklılıklar yaratmak zorunda da kalabilir. Devlet ile devlet dışı kurum ve örgütler arasındaki pratikte görülen birbirine bağlantılılığın yanı sıra, teorikteki ayrılığın bu karmaşık ilişkileri de, devlet ile siyaset arasındaki ayırımın bir yönüdür.

  • Modern devletin –eğitim, sağlık ve diğer alanların yanı sıra hayatın sosyal, ekonomik ve siyasi tüm veçhelerine şümul etmekte olan– yaygın ve geniş kapsamlı etki alanı, diğer her türlü örgütlenmeden çok daha yoğun olarak gözlenmektedir. Bu kapsamlı ve geniş işlev alanı, devletin diğer her türlü örgütlenmeden bağımsızlığını, eşsizliğini ve özerkliğini vurgulamaktadır.

  • Devlet, çoklu işlev ve rollerini yerine getirebilmek için, hem içeride, hem de dışarıda bağımsız olmalıdır. Ülke sınırları içerisindeki en yüksek merci devlet olmalıdır. Devlet ayrıca, topraklarındaki vatandaşlarının ve tüzel şahısların, ülke dışındaki tüm tüzel şahıslara ve aktörlere karşı yetkili temsilcisi de olmalıdır.

  • Az önce ifade edilen nedenlerden dolayı, devlet ayrıca, meşru güç ve cebir kullanımının da tekeline sahip olmalıdır. Devletin egemenliğini korumak, hukuk ve düzen tesis etmek ve anlaşmazlıkları düzenlemek ve karara bağlamak amacıyla yetkilerini harekete geçirebilmesi için bu kapasiteye ihtiyacı vardır.

  • Bunun aksine, devlet toprak bakımından tanımlı ve kısıtlı haldedir, çünkü normal şartlarda sınırlarının ötesinde hiçbir yetkisi bulunmamaktadır. Dini gruplar veya Sufi tarikatları gibi başka türlü örgütlenmeler devletin siyasi sınırları dışında da faaliyet yürütebilirler, çünkü coğrafi menzillerinden ziyade işlevsel faaliyet alanları ile tanımlanırlar.

  • Bir devletin vatandaşları genellikle o devletle duygusal bir ilişki veya özdeşleşme içine girebilirlerse de, bu özellik devletin temel bir niteliği değildir. “Ulus devlet” kavramı, örneğin, gruplar arasında etnisite veya dil gibi, devletle özdeşleştirilebilecek ortak özellikler bulunduğunu varsayar. Ancak böylesi bir yaklaşım yanıltıcı olabilir, zira bir ülke ile halkının etnik, dinsel veya başka türden bir birliği arasında böylesi tam bir çakışma olması imkânsız değilse bile çok nadirdir. Böylesi bir birlik, devletin toprakları içerisindeki çeşitli gruplar açısından doğru olabilir ve başka devletlerin topraklarında yaşayan başka gruplarla da paylaşılıyor olabilir. Devletlerin büyük bir kısmının, tek bir ulusal kimlik duygusu yeşertmeye çalışıyor olması, modern devletin olmazsa olmaz özelliklerinden biri değildir.

  • Devletler farklı yönetim rejimleri benimsiyorlarsa, liberal demokratik partiler, tek partiler veya monarşiler tarafından yönetiliyorlarsa da, bu da devletin ayırt edici, olmazsa olmaz özelliklerinden biri değildir. Bu rejimlerin hiçbiri, kurulmuş olan yapı merkezileştirilmiş ve bürokrat bir idareye, egemenliğe, ülkeye ve meşru güç kullanımı üzerinde tekele sahip olduğu, yani tanımsal gerekleri yerine getirdiği sürece devlet olarak nitelenmek için gerekli bile değildir.

  • Diğer örgütlenme biçimleri modern devletin bazı öğelerine sahip olabilirlerse de, hiçbiri bu öğelerin tümüne birden sahip olamaz. Özellikle de, toprak bakımından egemenlik devletin en ayırt edici özelliğidir ve başka herhangi bir örgüt veya tüzel şahıs ile paylaşılamaz.

Modern devletin bu karakteristik özellikleri genellikle, uyguladıkları modeller Müslümanların yaşadığı Afrika ve Asya devletlerine de uygulanan Batı ülkeleriyle bağlantılı olarak ele alınmaktadır. Örneğin bir yazar tarafından yapılmış şu değerlendirme bizim bu kitaptaki amaçlarımız açısından devletin özelliklerini netleştirmeye yardımcı olabilir (Poggi 1990, 19-33). Bir kurallar, roller ve kaynaklar bütünü kanalıyla devlet örgütlenmesi bir dizi açık ve net hedefin başarılmasına yöneltilmektedir. Tüm devletler, devlet ile diğer örgüt ve kurumların farklılaştırılması ile tanımlanmakta ise de, bu her zaman aynı düzeyde ve aynı özel formül eşliğinde gerçekleşmemektedir. Genel bir kural olarak, devletin seküler niteliği böylesi bir farklılaştırılmaya dair en bariz örneği oluşturmaktadır; buna göre, devlet kendisini, öznelerin ve dini örgütlenmelerin ruhani selameti alanından ayırmaktadır. Ayrıca, bir tarafta devlet ve onun kurumları ile diğer tarafında sivil toplum ve onun örgütleri arasında, her ikisinin de nispeten özerk olduğu ve birbirine karşılıklı olarak destek sunduğu bir ayırım yapmak da yararlıdır.

Meşru güç kullanımını tekelinde bulunduran, bir toprak parçası üzerinde güç ve yetkinin nihai kaynağı olarak devlet, son merci yetkisine de sahiptir. Bu yetki, egemenlik ve toprak bütünlüğünün devlette birleşmesinin doğal bir neticesidir ve bu iki nitelikten herhangi birinin kaybı veya yok olması sonucunda baltalanacaktır. Toprak egemenliği, devletin halkı ve ülkesi üzerindeki münhasır kontrol yetkisinin, bizzat devletin rızası ve işbirliği dışında, meşru olarak bir başka güç ile paylaşılamaması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, bir başka devlet veya dış güç tarafından gerçekleştirilecek müdahale, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından tasdik edilmediği müddetçe, toprak egemenliği ilkesine yönelik bir ihlal teşkil eder. Bahsi geçen istisna ise, Birleşmiş Milletler’e üye tüm devletlerin Birleşmiş Milletler Şartı’nı onaylamak suretiyle bu yetkiyi tanımış olmaları dolayısıyla meşru ve hukukidir. Devletin merkezi yetkisi, söz konusu görevler başka örgütlere veya tüzel şahıslara devredildiği hallerde dahi tüm siyasi yetkenin esas kaynağı rolünün yanı sıra, faaliyetlerini yöneten kuralları koyan tek asıl yetkenin tesisini de kapsayan bir özerkliğe sahip olmak anlamına gelmektedir. Devletin bu merkezi niteliği, tüm organ ve kurumlarının işlev ve faaliyetlerinin eşgüdümünü sağlamasını da gerektirmektedir; bu koşul, bir bütün olarak devletin gücünü vurgulamakta ve sağlamlaştırmaktadır (Poggi 1990, 22).

Günümüzde devletlerin bir başka özelliği, güç ve yetkilerinin temelinde yatan “demokratik meşruiyet”tir; buna göre, halk devletin güç ve yetkisinin nihai kaynağı olarak hizmet etmektedir ve bunun karşılığında devlet, devletin görevlerini yerine getirebilmesi için bu yetkiye riayet etmesi gereken halkına hizmet etmek üzere mevcuttur. Yetkilerini kolektif irade ve halkın çıkarları ile haklı ve meşru kılmaya çalışan otoriter diktatörlükler veya monarşiler açısından bile durum budur. Vatandaşlık, devletin, ülkesinde yaşayan herkesin devlet karşısında “genel ve eşit yükümlülük ve yetkilere” sahip olmasını sağlamak yönündeki meşruiyet temelinden kaynaklanmaktadır (Poggi 1990, 28). Demokratik meşruiyet ve vatandaşlığın bu karışımı, devlet karşısında hukukun niteliği ve işleyişinde de şekil bulmalıdır. Geçmişte hukuk, hukukun kaynakları ve tefhimlerinin görünümü ne olmuş olursa olsun, devlet giderek, yasaları sadece uygulama değil, yapma görevini de üstlenmektedir. Eskiden hukukun özerkliği, “içerik ve geçerliliklerini din, gelenek ve tüzel şahısların kendiliğinden gelişen teamüllerinden alan bir dizi ilke ve kurallar” olma statüsüne bağlanırken, hukuk “alenen politikanın ürünü (ve kaçınılmaz olarak aracı) olmuştur (Poggi 1990, 29).

Son olarak, özelliklerine ilişkin bu kısa açıklamaya bakarak, modern devlet, bundan böyle hükümdarın kişisel yetkesinden veya hükümdarın belirli bazı görev ve güçleri devrettiği kişilerden kaynaklanmayan siyasi iktidarın kurumsal temsili olarak görülebilir. Devletin kurumsallaştırılmış ve merkezileştirilmiş siyasi iktidarı, devletin örgütsel ve bürokratik yapısına yansıtılmaktadır. Devlet ayrıca, yasal standart ve usuller aracılığıyla siyası iktidarın kullanımının somutlaşmasını sağlamakta ve devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi düzenleyen prensip olarak vatandaşlığın önemini arttırmak için çalışan demokratik meşruiyet ve işleyişler gibi özellikleri aracılığıyla siyasi iktidarın entegrasyonunu teşvik etmektedir (Poggi 1990, 33).
2. Devlet ile Siyaset arasındaki Ayırım

Yukarıda açıklanan devlet özellikleri, devletin alanı ile siyasetin alanı arasında genel olarak mevcut bulunan bir ayırıma işaret etmektedir; buna göre devlet, çeşitli formalite ve süreçlerle, siyasi alanda hangi konuların tartışılıp müzakere edileceğine karar verir. Devletten aynı zamanda, kendi görüşlerinin birer politika olarak temsil edilip biçimlendirilmesini isteyen farklı aktörler arasındaki müzakerelerin sınırlarını belirlemesi ve bu sınırları dayatması da beklenmektedir. Modern devletin etki alanı da son derece geniştir ve gittikçe, sosyal yardım ve çevre konuları gibi, sosyal yaşamın çok daha fazla cephesine teşmil etmektedir. Toplumdaki temel siyasi yapı olarak önceliğine ve geniş etki alanına rağmen, devlet yine de, sosyal ilişkilerin dinamiği hususunda kapsam ve faaliyetleri açısından kısıtlanmaktadır. Resmî yapısı, temel ödevleri ve özerk bir yapı niteliği nedeniyle, devlet siyasetin genel olarak toplumda sahip olduğu alanı tüketmemekte ve tüketememektedir. Ancak devletin bu özellikleri, onun siyasetin tümüyle “üzerinde” olduğu veya yaşamının pek çok yönünü yine devletin düzenlediği toplumdan bütünüyle kopuk olduğu anlamına gelmemektedir. Aslında devletin meşru olabilmesi için, özerk işleyiş ve örgütlenmesini günlük politikadan koruması gerekse bile, köklerini toplumdan alıyor olması gerekir.

Devlet ile siyaset arasındaki bu karmaşık ilişki, devletin hem toplumdan özerk oluşu, hem de köklerini ondan alıyor, veya birbirine bağlı oluşunun neden ve biçiminde gözlenebilir. Son derece kompleks bir kurum ve organlar bütünü olan devlet örgütü, görev bakımından dikey olarak, coğrafi açıdan da yatay olarak bölünebilir (Gill 2003, 16). Dikey bölümler, içerisinde pek çok sosyal aktörün birbiriyle ve devletle ilişkiye girdiği “ana alanlar”a karşılık gelmektedir: “devlet bünyesinde bunlar politika (ve seçim) alanları olarak tezahür etmektedir ve devlet içerisinde sağlık, ulaşım, eğitim, hukuk ve düzen ve tüketici meseleleri gibi özel politika alanlarına hasredilmiş kamu hizmeti birimlerinin mevcudiyetiyle ifadesini bulmaktadır” (Gill 2003, 16-17). Yatay bölümler ise, devletin federal veya üniter olması gibi meselelere işaret etmektedir. Görev bakımından dikey bölümler, bölge veya idari birimler olarak yatay bir şekilde de bölünebilir.

Belirli politika alanlarını ele alan gruplara karşılık gelen dikey bölümler içerisinde, devlet sosyal aktörlerle derin ilişkiler yürütmektedir. Devletin bu katmanları ile siyasi aktörler arasında, çok daha geniş sosyal alanlarda ve seçim alanlarında ilişkiler gelişmektedir. Devletin istikrarı ve özerkliği, kökünü ne dereceye kadar toplumun muhtelif katmanlarından aldığı konusuyla yakından ilgilidir, zira bu oranın artması, belirli bir grubun veya grupların devleti ele geçirmesini zorlaştırmaktadır. Farklı çıkar grupları ve perspektifleri arasındaki müzakerelerin siyaseti ne kadar “olağan” olursa, bu grupların devlet kontrolünü ele geçirmek için güçlerini bir araya toplama hevesi ve becerisi o denli az olacaktır. Daha çok sayıda grup, taleplerini dile getirip, devlet kurumlarına baskı uyguladıkça, bu kurumları bir grubun kontrolü altına alması imkânsızlaşmakta ve devletin özerkliği korunmaktadır. Tam tersine, şayet bazı gruplar günlük olağan politika alanından dışlanırlarsa, bu grupların devlet yapısına ve işleyişine meydan okuyarak kazanacakları şeyler artacak, kaybedecekleri şeyler ise azalacaktır. Devlet ile sosyal aktörler arasındaki bu dinamik ilişki, devlet de çeşitli seçmenleri etkilemeye çalıştığından, karşılıklıdır. “İşlevlerini yürütmek, politika üretmek ve uygulamak ve devletin toplumdaki rolü olan yasakoyuculuk görevini yerine getirmek için, bu seçmenlerin ve onların içerisinde yer aldığı örgütlerin işbirliğine ihtiyaç duymaktadır. Bunun karşılığında devlet organları, bu seçmenlerin kendi bünyelerine kısmen girmelerine dahil olmalarına izin vermek durumundadır” (Gill 2003, 17).

Devlet ve diğer sosyal-politik aktörler arasındaki bu değiş tokuş mekanizmaları, sendikalarla ve meslek örgütleriyle pazarlık, devlet dışı örgütlerin devlet organlarında temsili ve devlet dışı örgütlerin temsilcilerinin politika üretilmesi ve uygulanması süreçlerine katılımı gibi resmî ve kurumsal nitelikte olabilir. Bunun yanı sıra, gayriresmî kişisel ilişki ve etkiler aracılığıyla da gelişebilir. Yöntemler ne olursa olsun, devletin özerkliği pek çok grupla çoklu etkileşimler içerisinde olması dolayısıyla halen korunduğundan, devleti salt bir çıkar grubunun ve bir dizi çıkar grubunun temsilcisi haline getirmez. Diğer bir deyişle, resmî politikayı etkilemeye çalışan çeşitli gruplar arasındaki rekabet, bu gruplardan herhangi birinin devlet üzerinde tümüyle kontrol sağlaması önünde bir koruma kalkanı oluşturmaktadır. Dahası, devletin büyüklüğü, karmaşıklığı ve merkeziliği, hiçbir sosyal aktörler grubunun veya gruplarının devlet yetkisine meydan okuyamaması veya devletin herhangi bir kurum veya organını yönlendirerek devletin özerkliğini yok edememesi anlamına gelmektedir (Gill 2003, 18). Devletin birtakım organ veya daireleri devletin merkezi yetkisine bağımlı oldukça ve tüm bir devlet aygıtına uygulanan kurallara tabi oldukça, devletin bir bütün olarak özerkliği devlet dışı bir kurumdan gelen orantısız bir etkiyle karşı karşıya kalmaz. Böylece, “devlet, içerisinde bu aktörlerin amaçlarını gerçekleştirebilmek için rekabet edebildikleri bir arena olarak görülebilir, ancak bu aktörlerin çeşitliliği devletin özerkliğine güvence oluşturur” (Gill 2003, 18-19).

Devletlerin grupların veya toplumların katmanlarının içerisine sokulma biçimleri, ekonominin yanı sıra yetkililerin sınıfsal veya bölgesel bağları ve onlar adına devletin karar alma süreçlerine katılması için temsilciler seçimi aracılığıyla sosyal veya kültürel alanlarda da gözlenebilir. Ait oldukları sınıfı, sosyal veya etnik grubu “temsil eden” devlet yetkilileri ile seçilmiş temsilciler arasındaki fark, seçmenlerini koruma becerisinin derecesidir. Devlet tarafından görevlendirilmiş yetkililerin, ait oldukları sosyal veya etnik grubu ellerinde tutmaları gerekmezken, seçmenler adına hareket etmek üzere seçilmiş olanların bu bağlarını sürdürmeleri beklenir ve gereklidir (Gill 2003, 20).

Özetle, devletin meşruiyeti ve etkinliği, devlet ile diğer sosyal-politik aktörler arasındaki bağlantılılığın yanı sıra devletin bu etkilerden özerk oluşuna da bağlıdır. Devlet, toplum içerisinde ne kadar sağlam bir konuma sahipse, özerkliğinin yok olma tehlikesi daha da azalacaktır; zira birbiriyle rekabet halindeki çıkar gruplarının çeşitliliği, her bir grubun sahip olduğu etki derecesi anlamında bir denge tutturulmasına yardımcı olacaktır. Devlet yapısı merkezi ve kompleks bir niteliğe sahip olduğunda ve özel organlar arasında net kurallarla düzenlenmişse, devletin özerkliğinin bir grup veya gruplar tarafından tehdit edilme ihtimali de aynı şekilde azalacaktır. Bu devlet ve siyaset teorileri hakkında daha ayrıntılı bilgi sunmak mümkün değilse de, bizim açımızdan buradaki şu temel soruyu değerlendirirken ilişkilerin yukarıda açıklanan özellik ve dinamiklerine dayanmayı umuyorum: Toplum-devlet ve toplum-siyaset ilişkileri kamu muhakemesi aracılığıyla nasıl uzlaştırılabilir?
3. Politika Çatışmalarını Uzlaştırmada Kamu Muhakemesi

Yukarıdaki tartışma, devlet meşruiyetinin, genel olarak toplum içerisinde siyaset alanında etkili devlet dışı çeşitli aktörlerle arasındaki derin ve organik bağlardan kaynaklandığını göstermektedir. Aynı zamanda, bir grubun kendi amaçları doğrultusunda devletin herhangi bir organını veya tüm bir devleti ele geçirmesine izin verilirse, devlet özerkliği kaybedilecek veya yok olacaktır. Bir başka deyişle, devlet meşruiyeti ve özerklik arasındaki bu elzem birlikteliğin başarılması iki koşula bağlıdır: birincisi, devlet dışı organların, devlet aygıtı aracılığıyla politikaları etkilemek için özgür ve eşit bir biçimde rekabet edebildiği güvenilir bir arenaya ihtiyaç vardır. İkincisi ise, mümkün olan azami sayıda grup ve sesin bu arenaya katılımı sağlanmalıdır. Çünkü politika aracılığıyla kendi çıkar ve düşüncelerini sağlama almak ve geliştirmek için özgür ve adil bir şekilde rekabet halinde olan grupların çeşitliliği arttıkça, devlet veya devlet kurumlarından herhangi birinin bir grup veya grupların kontrolü altına girerek tehlikeye atılma ihtimali azalmaktadır. Bu iki şart, farklı sosyal aktörlerin devleti etkilemeye çalıştığı, ancak bunu devletin özerkliğini ciddi biçimde tehlikeye atmayacak bir tarzda gerçekleştirdiği ve benim “kamu muhakemesi” adını verdiğim kavramı işaret etmektedir. Bu kavram, özgür ve adil erişim ve katılım için etkili usulî güvenceler, kamusal tartışmaların içeriği ve biçimine ilişkin kılavuz ilkeler ve bu gibi şartların meşruluğu ve etkinliğini artırmak için alınan eğitim tedbirleri ve diğer tedbirler gibi pek çok unsuru içermektedir.

Modern devletin özelliklerine ve bunun siyasetten nasıl ayırt edileceğine ilişkin olarak yukarıda açıklanan yorumları hatırlatarak, kamu muhakemeleri konusunda şu hususların altını çizmek istiyorum:


  1. Kamu muhakemesinin etki alanı bir devlet politikası meselesi olarak güvence altına alınmalıdır, böylelikle kamu muhakemesinin esas yapısına herhangi bir hükümet veya rejim tarafından kolayca devrilemeyecek veya bir sosyal grup tarafından kontrol altına alınamayacak bir nitelik kazandırılmalıdır. Toplumdaki tüm vatandaşlar ve katmanlar tarafından meşruluğu kabul edilen kamu muhakemesi etki alanı, herhangi bir hükümet ile değil, bizatihi devletin kendisiyle özdeşleştirilmelidir.

  2. Dolayısıyla, kamu muhakemesi etki alanı yahut arenası, bu bölümde tartışıldığı üzere anayasalcılık, sekülerlik, devletin dini tarafsızlığı, insan hakları ve vatandaşlık aracılığıyla güvence altına alınmalıdır. Devletin siyasi örgütlenmesi ve hukuk düzenine ait bu öğeler, belirli bir hükümet tarafından kolayca devrilmesini önlemektedir. Ancak bu durum, adı geçen güvencelerin mutlak olması gerektiği anlamına gelmez, zira anayasa bile değiştirilebilmektedir. Benzer biçimde, devletin dini tarafsızlığı da, 4. bölümde ele alınacağı üzere, daimi müzakerelerin konusunu oluşturmaktadır; insan hakları standartları da evrilmekte ve gelişmektedir. Devletin siyaset ve hukuk sistemi, ağır olağanüstü hallerde uygulanmak üzere olağanüstü tedbirlere de imkân tanımalıdır, ancak bu istisnanın kötüye kullanılmasını engellemek için de güvenceler getirilmelidir. Amaç; kamu muhakemesi hüküm ve şartlarının halkın küçük bir kesiminin isteklerine uyacak şekilde değiştirilmesini hepten zorlaştırmaktır.

  3. Devlet, bu tür güvenceler dışında, örneğin dini gruplara, belirli cemaatlere veya azınlıklara karşı ayrımcılık uygulamak yoluyla kamu muhakemesi etki alanına katılımcı sayısını sınırlamak suretiyle kamu muhakemesinin söylemini etkilemeye çalışmamalıdır. Tam tersine, devletin rolü, ister bireyler ister gruplar şeklinde olsun, mümkün olan en fazla sayıda vatandaşı, kamu muhakemesi etki alanı aracılığıyla kamu politikalarını temsil ve müzakere etmek üzere yetkilendirmektir. Fakat devlet adına hareket eden hükümetler, kamu muhakemesini kendi çıkarlarına hizmet etmek için yönlendirme arzusu taşıdığı sürece bu hiç de kolay olmayacaktır.

  4. Devletin kamu muhakemesine ilişkin olarak bazı ameli düzenlemeler ve asgari kaynak sunması gerekirken, kamu muhakemesi etki alanı genel olarak sivil topluma dayanmalıdır. Diğer bir deyişle, devlet kamu muhakemesi alanını düzenlese de, bu alan bir devlet kurumu haline gelmemelidir. Böylece, sosyal-siyasal aktörler arasında çeşitlilik teşvik edilirken devletin özerkliği de pekişmiş olacak ve bu aktörler arasında politika hedeflerine yönelik olarak tartışmalar, görüş birliği ve ittifaklar gelişmesine imkân tanınacaktır.

“Kamu muhakemesi” ibaresi daha önce bazı Batılı akademisyenler tarafından kullanılmışsa da, benim bu terime ilişkin tanımımı ve buradaki kullanımının benzer veya farklı olduğunu açıklamak ihtiyacı hissediyorum. Şimdi, bu terimin John Rawls tarafından kullanıldığı biçimiyle anlamını kısaca gözden geçireceğim ve buna karşılık yöneltilen bazı yanıtları, bu tartışmanın benim İslam, devlet ve siyasetle ilintili olarak bahsettiğim kamu muhakemesi anlamıyla nasıl ilişkilendiğini göstermek amacıyla inceleyeceğim.

Rawls kamu muhakemesini, demokratik bir anayasal düzen içerisinde insanlar ile devlet arasındaki ilişkinin temel bir özelliği olarak görmektedir (Rawls 2005, 212-54, 435-90). Rawls’a göre, “Kamu muhakemesi düşüncesi, en derinlerde, anayasal bir demokratik hükümetin vatandaşları ile ve vatandaşların birbirleri ile ilişkilerini tayin edecek temel ahlaki ve siyasi değerleri belirtmektedir” (Rawls 2005, 441-42). Onun deyişiyle:
…Bu muhakeme üç açıdan kamusaldır: Özgür ve eşit vatandaşların muhakemesi olarak kamunun muhakemesidir; anayasal şartlar ve temel adalet konuları olarak iki türde ele alınabilecek temel siyasi adalet meselelerine ilişkin olarak kamu yararını sağlamayı amaçlamaktadır; mütekabiliyet ölçütünü yerine getirmek için düşünülmüş mantıklı siyasi adalet kavramları tarafından kamu muhakemesi olarak ifade edildiğinden, niteliği ve içeriği de kamusaldır. (Rawls 2005, 442)
Yani Rawls’a göre kamu muhakemesinin kapsamı, genellikle anayasa metinlerinde yer alan temel hak ve özgürlüklerin yanı sıra, açıkça kapsanmış olabilecek ekonomik ve sosyal adalet konularını da içeren “anayasal şartlar ve temel adalet konuları” ile ilgilidir (Rawls 2005, 442). Ancak, onun kamu muhakemesi düşüncesi “temel sorunlara ilişkin tüm siyasi tartışmalara tatbik edilmemektedir” (Rawls 2005, 442). Kamu muhakemesinin kapsamı ile kiliseler ve üniversiteler gibi kurumları kapsayan ve kendisinin sivil toplumun “kültürel geçmişi” olarak tanımladığı şey arasında bir ayırım yapmaktadır (Rawls 2005, 443). Bu alanlarda üretilen muhakemeler her zaman “özel” olmayabilmektedir. Ve böylesi ortamlarda dile getirilen muhakemeler “sosyal” bir nitelik taşısalar da, geniş anlamıyla toplum düşünüldüğünde kamusal bir niteliğe sahip değillerdir (Rawls 2005, 220). Dahası, Rawls tarafından tanımlandığı haliyle kamu muhakemesi medyaya da tatbik edilmemektedir (Rawls 2005, 444).

Rawls’a göre, kamu muhakemesinin doğru etki alanı, üç farklı söylemin ortaya çıkmasına imkân tanıyan “kamusal siyasi forum”dur. Bu söylemler, “başta yüksek mahkeme hakimleri olmak üzere hakimlerin söylemi; başta yöneticiler ve yasakoyucular olmak üzere hükümet görevlilerinin söylemi; ve son olarak da, kamu görevine talip adayların ve onların kampanya yöneticilerinin, özellikle halka açık konuşmalarda, parti platformlarında ve sarf ettikleri siyasi beyanlardaki söylemi” (Rawls 2005, 442-443). Bu alanlarda kamu muhakemesinin tatbiki özel ve belirli bir biçim almaktadır. Bu üç etki alanı bakımından “söz konusu muhakeme için kamusal haklılık gerekleri hep aynı ise de”, bu gerekler başta yüksek mahkeme düzeyinde çalışanlar olmak üzere, hakimler söz konusu olduğunda çok daha katı bir şekilde tatbik edilmektedir (Rawls 2005, 231-240).

Rawls’un kamu muhakemesi düşüncesi, hukukun üstünlüğü ilkesi tarafından desteklenen, gelişmiş bir anayasal demokrasi öngörmektedir. Vatandaşlar görüşlerini, Rawls’un “kapsamlı öğretiler” veya yaygın dünya görüşleri olarak adlandırdığı, din, ahlak veya felsefe gibi temellere dayandırma hakkına sahiptirler, ancak bu gibi öğretiler kamu muhakemesi olarak sunulamaz (Rawls 2005, 441). Kamu muhakemeleri, dini olsun veya olmasın bu tür kapsamlı öğretilere “saldırmamalı veya eleştiri yöneltmemeli” ise de, kamu muhakemeleri temel siyasi kavram veya değerlere dayanarak ifade edilmelidir. “Temel şart, makul bir öğretinin, demokratik anayasal rejimi ve ona eşlik eden meşru hukuk fikrini kabul etmesidir” (Rawls 2005, 441).

Bununla beraber, Rawls, belirli bazı durumlarda, konuya dair münhasır ya da kapsayıcı bir görüş benimsenmesine bağlı olarak, kamu muhakemesinde kapsamlı öğretilere başvurulması ihtimalini kabul eder görünmektedir. Münhasır görüşe göre, kamu muhakemesi bünyesine hiçbir kapsamlı öğreti (din gibi), bu öğretinin kamu muhakemesini desteklediği hallerde dahi, kabul edilmemelidir. Ancak kapsayıcı görüş benimsenecek olursa, vatandaşlar “kamu muhakemesi ülküsünü sağlamlaştıracak bir biçimde yaptıkları sürece, kapsamlı öğretileri içerisinde siyasi değerlerin kökleri olarak gördükleri temelleri” sunabilirler (Rawls 2005, 247). Münhasır görüş, adaletin ve temel hakların güvence altına alındığı “az çok düzenli” bir toplumda desteklenmelidir ki, siyasi değerler, herhangi bir kapsamlı öğretiye atıfta bulunulmaksızın kamu muhakemesinin ifade edilmesine imkân tanısın (Rawls 2005, 248). Rawls bu durumu, “düzenli sayılabilecek bir toplumda, adalet ilkelerinden birinin tatbikine ilişkin ciddi bir anlaşmazlık” olduğu hallerden, örneğin hükümetin din eğitimine destek vermesi konusunda farklı gruplar arasında ortaya çıkan çatışmalardan ayırmaktadır (Rawls 2005, 248). Böylesi bir durumda, “bir kapsamlı öğretinin siyasi değerleri nasıl teyit ettiğinin” kamusal arenada açıklanması, kamu muhakemesi mefhumunu tasvip etmek ve daha da meşru kılmakta yardımcı olabilir (Rawls 2005, 248-249). Rawls, bu tezini desteklemek için, 19. yüzyılda “belirli bazı Hıristiyan kiliselerinin kamusal nitelik taşımayan muhakemelerinin kamu muhakemesinin net sonuçlarını desteklediği” Birleşik Devletler’de köleliğin kaldırılmasını dini temellere dayanarak savunanları örnek göstermektedir (Rawls 2005, 249-250). Kullandığı bir diğer örnek ise, her ne kadar Martin Luther King Anayasa’da dile getirilen siyasi değerlere de başvurmuşsa da, Sivil Haklar Hareketi’dir. Her iki örnekte, kölelik karşıtları ve Sivil Haklar Hareketi liderleri yalnızca kamu muhakemesi ülküsünü tasdik etmekle kalmamışlar, içerisinde bulundukları tarihsel bağlam onları, kapsamlı öğretilerini siyasi değerleri sağlamlaştırmaya yönelik olarak harekete geçirmek zorunda bırakmıştır. Eylemleri, kamu muhakemesi ülküsünü, kapsayıcı görüşe uygun olarak sağlamlaştırmıştır. Dolayısıyla “kamu muhakemesinin uygun sınırları tarihsel ve sosyal koşullara göre değişiklik göstermektedir” (Rawls 2005, 251).



Batılı akademisyenler arasında bu görüşler etrafında yürütülen çeşitli tartışmaları burada incelemek mümkün değilse de, benim kamu muhakemesi terimini ne anlamda kullandığımı açıklığa kavuşturmak için bu tartışmalardan ikisine kısaca değinebiliriz. İlki, Habermas, başka konuların yanı sıra Rawls’un kamu muhakemesi hakkındaki savlarını eleştirirken, Rawls’un kapsamlı öğretilerle siyasi değerler arasında yaptığı ayırıma dair birtakım çekincelerini ifade etmektedir (1995, 118-19). Bundan başka, Rawsl’un “siyasi” terimi için getirdiği tanımı ve sosyal yaşamın kamusal ve özel alanları arasında yaptığı ayrımı da sorgulamaktadır. Yaptığı analizde, “Rawls, modern toplumlarda diğer kültürel değer alanlarından ayrılan, siyasi değer alanına verili bir şeymiş gibi yaklaşmaktadır” ve insanı kamusal bir siyasi kimlik ile “demokratik kendi kendini yasama alanı”nın ötesinde, kamusal olmayan bir siyaset öncesi özgürlükler kimliği olarak ayırmaktadır (Habermas 1995, 129). Bu görüş, Habermas’a göre, kamusal ve özel alanlar arasında değişen sınırlar bulunduğun yönündeki tarihsel olguya meydan okumaktadır. Habermas tarafından ileri sürülen ve burada kullandığım amaçlar dahilinde kamu muhakemesi fikrini açıklığa kavuşturmaya hayli yardımcı olan diğer bir husus ise, bağımsız ve hükümet dışı alanların, kamu muhakemesinin gelişebileceği ve ifade edilebileceği önemli arenalar olmasıdır. McCarthy’nin özetlediği üzere:
Hem ekonomik sistemden, hem de devlet yönetiminden ayrı, kendilerine gönüllü derneklerde, sosyal akımlarda ve sivil toplum içerisindeki diğer haberleşme ağı ve süreçlerinde –kitle iletişim araçları dahil– yer bulan bağımsız kamusal forumlar, Habermas için, halk egemenliğinin temelleridir. İdeal olarak, muhakemenin hükümet dışı arenalardaki kamusal kullanımı, hukuki olarak kurumsallaştırılmış karar alma usulleri –örneğin, seçim veya yasal usuller– aracılığıyla, devletin meşru idari yetkisine aktarılmaktadır. Habermas’ın deyişiyle “idarenin elindeki güç, muhakemenin kamusal kullanımından doğmaktadır… Demokratik usuller aracılığıyla harekete geçen kamuoyu kendi kendine “hükmedemez”, ancak idari yetkinin belirli yönlerde kullanılmasını sağlayabilir.” (McCarthy, 1994, 49)
Bu kısmı sonlandırırken, kendi kamu muhakemesi tanımımı ve bunun Batı ilmindeki bu fikirlerle nasıl ilişkilendiğini hatırlatacağım. Kamu muhakemesini, 1. bölümde, kamu politikaları ve uygulamalarının arkasındaki amaç ve sebeplerin, vatandaşların geneli tarafından kabul veya red edilebilecek ve imansızlık, din değiştirme veya Tanrı’ya ve dine sövme gibi suçlarla karşı karşıya kalmadan kamusal tartışmalar aracılığıyla karşı öneriler yaratmak için kullanılabilecek türden gerekçelere dayandırılması gereği olarak tanımlamıştım. Bu görüş, Rawls ve Habermas’ın görüşleriyle muhtemelen desteklenebilirse de, onların makul nedenlerle Batı toplumlarının tecrübelerini odak alıyor olmaları benim ilgilendiğim hususlarla her zaman örtüşmeyebilir. Örneğin, Rawls’un siyasi kavramlar ile kapsamlı öğretiler arasında yaptığı ayırım, kamu muhakemesinin ifadesi için bir çerçeve önermeme yardımcı olabilir. Ne var ki bu ayırım, gelişmiş ve istikrarlı bir anayasal düzenin ve istikrarlı bir toplumun varlığını, yani bu iki kavramın bahsi geçen meseleler etrafında dönecek tartışmaları desteklemeye yetecek kadar zengin olduğu bir ortamın mevcudiyetini varsaymaktadır; ki Müslüman dünyanın herhangi bir yerinde böylesi bir ortam bulmak neredeyse imkânsızdır. Bu yüzden, aşağıdaki düşünceleri dile getirirken, bu görüşlere, hiçbiriyle fazla özdeşlik kurmadan veya bu görüşlerin Batılı izleyicileri arasında süregiden tartışmalara katılmadan dayanmayı tercih edeceğim.

Ben, köklerini sivil toplumdan alan ve devlet aygıtı aracılığıyla politikaları etkilemeye çalışan farklı aktörler arasındaki çekişme ile öne çıkan bir kamu muhakemesi görüşü sunuyorum. Devletin daha önce açıklanan özelliklerine atıf yaparak, kamu muhakemesinin devlet dışı bir alanda uygulanması, devletin özerkliğinin yanı sıra meşruiyetini de daha da sağlamlaştırabilir. Kamu muhakemesi alanı, vatandaşlara, kendi meselelerine ilişkin olarak devlete seslenebilecekleri bir forum ve mekanizmalar sunmaktadır. Dahası, tüm vatandaşların katılma hakkına sahip olduğu kapsayıcı ve eşitlikçi bir forum, devletin belirli gruplara veya grup birliklerine iltimas geçmediğini de açıkça göstermektedir. Kamu muhakemesi etki alanı, anayasalcılık, insan hakları ve vatandaşlık ile güvence altına alınmalı ve düzenlenmeli ise de, bu ilkelerin de kamu muhakemesi aracılığıyla meşrulaştırılması gerekmektedir. Bu ilkelerin her birini, bütün olarak tezimle ilintili olarak ele aldıktan sonra, bu bölümün sonuç kısmında bu konuya geri döneceğim.

  1   2   3   4


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©anasahife.org 2016
rəhbərliyinə müraciət