Ana səhifə

Prof. Dr. Cevat kart ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü Öğretim Üyesi


Yüklə 34.91 Kb.
tarix10.05.2016
ölçüsü34.91 Kb.
Prof.Dr.Cevat KART

Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi

Matematik Bölümü Öğretim Üyesi

06100 Tandoğan/ANKARA

HASAN ALİ YÜCEL’DEN GÜNÜMÜZE BİLİM POLİTİKALARI
Hasan Ali YÜCEL, 1897’nin Aralık ayında İstanbul’da doğdu. 26 Şubat 1961’de İstanbul’da öldü. 2 Mart 1961’de Ankara Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi. Üniversitenin birinci sınıfında iken Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde naşı önünde saygıyla nöbet tuttuğumu belirtmek isterim.

1935 seçimleri ile İzmir milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi. 4 Dönem süren üyeliğini, sonuna kadar İzmir milletvekili olarak korudu. İnsancıllık, ediplik, şairlik, eğitimcilik, bilimcilik, sanatçılık, düşünürlük, yöneticilik gibi yüksek niteliklerin bir kişide toplanması olağanüstüdür. Bu nitelikleri ile Hasan Ali YÜCEL, ulusal eğitimimizin unutulmaz önderlerinden birisidir ve çeşitli hizmetleri ve başarıları ile gönüllerde destanlaşmıştır.

Hasan Ali YÜCEL, Bakan olduğu zaman Atatürk’ün yanında yetişen ve maarif teşkilatından gelen çekirdekten bir eğitimciydi. O’nun amacı çok sevdiği Mustafa Kemal’den devraldığı meşaleyi en yükseklere dikmekti. Olağanüstü özellikleri ile Atatürk’ün tek başına ulaştığı kendi zirvesine belki de en çok yaklaşan O olmuştur. Hasan Ali YÜCEL’in dayanağı, Atatürk’ten devraldığı, müspet bilimlerdi ve “yaratıcı kafa olmadan bilim olmaz” demekteydi. Burada yeri gelmişken bir noktayı önemle belirtmem lâzım. Dünyada iki büyük hata yapılmıştır. Bu hatalardan birisi Yunanistan’a aittir. Yapılan hata şudur: 11. Asra kadar Yunan hükümetleri Thales, Pisagor, Öklid gibi bütün bilim adamlarını desteklemiş, Anadolu’ya, Mezopotamya’ya, İskenderiye’ye gidip bilimi almalarını, yoğurmalarını ve dünyaya sunma fırsatını vermiştir. Bu destek, yöneticiler tarafından her şey yapıldı düşüncesiyle kesilmiştir. Bu bakımından Yunanistan için eski ve yeni tabiri vardır. Eskisi ile 11. Asırdan önceki Yunan kastedilmektedir.

Yunanistan eski itibarını kazanmak için, değil bir bütçesini, daha çoğunu vereceğinden asla şüphem yoktur. Buna rağmen dünya, eski bilim adamlarını unutmadığı için, Yunanistan hâlâ o mirastan faydalanmaktadır.

İkinci hata ise, II. Cihan Savaşı sonrası Avrupa Devletleri tarafından işlenmiştir. Malum Avrupa yıkılmış, milyonlarca insan ölmüş, tahrip çok yüksek düzeyde, Avrupa Devletleri “nasıl kalkınabiliriz?” sorusuna cevap arıyor ve sonuçta kalkınmak için sanayiye önem verilmesi gerektiği düşüncesinde birleşiyor, Amerika ise, memleketi tahrip olmamış ama savaşa girmiş, Avrupa’nın genel olarak verdiği bu kararı düşünerek, “bir memleketin kalkınmasında sanayi önemlidir” ancak bundan “daha önemlisi vardır” diyor. O da şudur: “Bir toplumun kalkınmasında en önemli unsur, müspet bilimlerde (Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji) işlenmiş kafa ve işlenmeye müsait insanların var olmasıdır.” diyor.

Amerika öyle, Avrupa’da öyle gidiyor. Arada ne kadar mı fark var?, dağlar kadar. Amerika’nın süper güç oluşu İkinci Cihan Savaşı sonrasıdır. Nitekim bütün Avrupa toplansa bile, bir Amerika etmez.

Amerika 1945’de gördüğü bu gerçeği, daha İkinci Cihan Savaşı’nın adı bile yokken Atatürk çok önceden görmüş ve bu konudaki en veciz ifadesi, O’nun sağlığında ve varlığında DTCF’nin tepesine yazılmıştı.

Hasan Ali YÜCEL de Atatürk’ü ve devrimlerini çok iyi anlamış ve özümsemiş bir kültür adamı olduğu için, O’nun da en önemli dayanağı müspet bilimler olmuştur. Hasan Ali YÜCEL’in Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı dönem, bir kültür devriminin adım adım olarak ortaya konduğu bir dönemdir. Mustaf Kemal’in kafasında doğan ve O’nun icraatı ile eylem haline gelen Türk Aydınlanması, Hasan Ali YÜCEL’in elinde adeta Atatürk’ün Milli Eğitim Bakanlığındaki izdüşümü gibi işlerlik kazanmıştır.

Hasan Ali YÜCEL 28 Aralık 1938’de Milli Eğitim Bakanlığına getirilirken, bu görevi istifa ettiği (aslında harcandığı) 5 Ağustos 1946 tarihine kadar sürdürdü. 7 yıl 7 ay 7 gün süren bu altın zamanlar içerisinde; Köy Enstitüleri, Ankara Devlet Konservatuarı, Tercüme Bürosu’nun kurulması, ilk Maarif Şurası’nın toplanması, ders kitaplarına standart getirilmesi, okul programlarının yenilenmesi, Bakanlıkça kaynak kitaplar yayımlanması, ansiklopedi yayımlarının başlatılması, Tebliğler Dergisi, İlköğretim, Teknik Öğretim ve Güzel Sanatlar gibi mesleki dergilerin çıkartılması, klasikler dizisinde önemli Doğu ve Batı klasiklerinin Türkçe’ye çevrilmesi, müze ve sergilerin başlatılması, üniversite özerkliğinin önemli bir adımı olan Üniversiteler Kanunu’nun çıkartılması, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi (1943), İstanbul Teknik Üniversitesi (1944), Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi (1945), Ankara Üniversitesi’nin (1946) kurulması gibi çok değerli hizmetler Bakanlığı sırasında gerçekleşen işlerdendir. Bunların her biri, hiç tereddütsüz Atatürk Devrimleri’nin devamı niteliğindeydi. Atatürk’ün rüyalarını gerçekleştirecek alt yapı, Hasan Ali YÜCEL tarafından adım adım oluşturuluyordu.

EĞİTİMİN ÖNEMİ VE NEDEN KÖY ENSTİTÜLERİ

Her şeyin başı eğitimdir. Atatürk’ün Türkiye’ye davet ettiği ve kendisinden eğitimimizin durumu hakkında rapor istediği büyük eğitimci ve filozof John Dewey, “Eğitim, insan yaşamının bir parçası değil, tümüdür.” demiştir. Eğitim her şeyin ön koşuludur, sağlığın bile.

Ankara Üniversitesi’nin Rektörlerinden değerli bilim adamı Enver Ziya KARAL, dini inanışa göre “İnsanın dünyada bulunması bir eğitim hatasıdır.” demiştir. Bu durum şöyle açıklanmaktadır:

Tanrı Adem ile Havva’yı yarattıktan sonra Onları cennete koymuş, bütün yemişlerden yiyebileceklerini söylemiş, ancak elmaya dokunmalarını yasak etmiştir. Ne var ki Adem ile Havva neden elmaya dokunmayacaklarını sormamışlardır. Bu yasağa rağmen elmadan yediklerinden dolayı cennetten kovularak, dünyaya gönderilmişlerdir. Bütün büyük dinlerin kabul ettiği bu yaradılış teorisine göre, insanın dünyada bulunmasının bir eğitim hatası olduğuna inanmak gerekecektir. Ademoğulları dünyaya eğitimden yoksun gönderilince tanrı, bu yoksunluğu gidermek için, aralarından peygamberler seçmiştir. Peygamberler bu nedenle ilk eğitimciler ya da öğretmenlerdir. Musa, İsa ve Muhammed birer öğretmendir. Tanrının bu ve öteki dünya ile ilgili emirlerini insanlara bildirmişler ve hayatlarında nasıl davranacaklarını öğretmekle de onları eğitmişlerdir. Peygamberlerden sonra bu görev, doğru, dürüst ve ahlâki olarak sürdürmeleri için din adamlarına bırakılmıştır. Böylece, yüzyıllarca sürmüş olan dinsel ve geleneksel eğitim sistemi meydana gelmiştir.”

Yaşam devamlı bir mücadeledir, bu mücadelede kullanılan araç eğitimdir, eğitim de aklın çalıştırılmasına bağlıdır. Bu çalışmanın da belirtisi düşüncedir. O halde Descartes’in dediği “Düşünüyorum, o halde varım.” düsturu yaşamın hem şartıdır hem de amacıdır. Düşünce bu derece önem kazanınca, eğitimin en genel tanımı, “doğru düşünmeyi öğretmektir” denilebilir. Şu da var ki, burada sözü edilen düşünmek, gelişigüzel düşünmek olmayıp, aklın kanunlarına göre düşünmektir. Aklın kanunlarına göre düşünmesini bilmek ise hiç de kolay değildir. İşte bu güç işin hakkından gelmek eğitimcinin konusudur ve öğretmenin işidir.

Eğitim konusunda bakın Einstein ne demiş? “Bir memleketin geleceği, o memleketin gördüğü eğitime bağlıdır”. Einstein neden böyle söylüyor? Tabii ki öneminden dolayı. Çünkü bir ulusun gerçek kurtuluşu, Atatürk’ün deyişiyle, “eğitim alanında kazanılan zaferlerle mümkündür”. Eğitim, kalkınmanın hatta uygar olmanın bir ölçüsüdür. Derler ki halk ne istiyorsa o olur. Doğru değildir. Halkın her dediği doğru olsaydı ya da akıllar toplanabilseydi eğitime gerek kalmazdı. Oysa eğitim o kadar önemlidir ki, Amerika’da her ulustan insanların “Amerikalıyım” bilincinde ve inancında kaynaştıran, kuşkusuz bu ülkedeki eğitimdir. Esasen Amerika Birleşik Devletleri’nde federal ve yerel yönetimler için eğitimden daha önemli konularda bir alan ve amaç da söz konusu değildir. Bu yaklaşım sayesindedir ki Amerika’da duygular özel sınırlarına çekilerek kişiselleştirilmiş, yasalar ve kurallar egemen kılınmıştır. Demokrasi ise vasat insanlar rejimidir. Eğitimi düşük toplumdan pek bir şey beklenemez, eğitimde ilerde olan bir ulus da geri kalmış olamaz.

İşte çok önemli bütün bu nedenlerden dolayı Köy Enstitüleri, 3803 sayılı yasa ile 17 Nisan 1940 da kurulmuştur. Köye eğitim hizmetinin götürülmeye başlandığı 1936’da ülkemizdeki 40 bin köyün 35 bininde ilkokul yoktu. 1935 yılı nüfus sayımına göre, nüfus 16 milyondu. Bunun 12 milyonu köylerde yaşamaktaydı. Erkeklerin %76,7’si, kadınlarınsa %91,8’i okur-yazar değildi. 1936 yılında deneme amaçlı başlayan Köy Enstitüleri, 1940’da yasalaşarak Türk eğitim tarihinin en özgün ve kendi küllerinden doğan bir reformdu. Köy Enstitüleri belki de insan soyunun bulduğu en iyi eğitim-öğretim biçimi idi. 1942’de Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü açılmış ve 1946 yılına gelindiğinde sayı 21’e ulaşmıştı. 1946 yılında itibaren de kuruluşunun üzerinden 6 yıl geçmiş olan Köy Enstitüleri, programları, dersleri değiştirilmeye başlanarak 1954 (resmi kapatılma tarihi) yılına kadar sürecek olan bir kapatılma sürecine girmiştir. İsmail Hakkı TONGUÇ ve Hasan Ali YÜCEL’e göre Enstitülerin kapatılışı 1947 yılıdır, Çünkü 27 Kasım 1947 tarihinde Yüksek Köy Enstitüsü kapatılmış ve öğrencileri muhtelif yüksek okullara dağıtılmıştır.

1950’den sonra “Marshal Yardımı”nın gelişi ile birlikte kapanma süreci hızlanmıştır. Marshal plânı içinde, Köy Enstitüleri’nden vazgeçilmesini sağlayan 12 kadar eğitim projesi olması da oldukça dikkat çekicidir.

Köy Enstitüleri kapandıktan sonra, Atatürk devrimlerini kökleştirme ve yeni kuşakları bu anlayışla yetiştirme iradesi baltalandı ve meydan Atatürk’ten öç almak isteyenlere kaldı. Ne acıdır ki son yıllarda yapılan eğitim çalışmalarının hemen hepsi “Atatürk ilkeleri doğrultusunda” cümleciği ile başlamakta ancak çalışmalarda izlenen yöntemler, Atatürk’ün görüşleri ile tutarlı olup olmadığı tartışılabilir niteliktedir. Atatürk’ün eğitim anlayışı ile bugünkü uygulamalar arasında çok büyük farklar vardır.

Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, Türkiye çok daha önce 8 yıllık kesintisiz zorunlu temel eğitim sorununu halletmiş ve yine çoktan 12 yıllık zorunlu eğitime geçmiş olurdu. Kalkınan ve uyanarak aydınlığa çıkan Türkiye Köylüsü hiç kuşku duyulmasın ki, özgürlüğün ve demokrasinin en sağlam tabanını oluşturacaktı. Sağlam demokratik taban politikacıların demokrasiyi yozlaştırmalarına fırsat vermeyecekti. Zaman zaman da demokrasiyi kurtarma girişimlerine de gerek kalmayacaktı. Önü kesilmeseydi 1955-1956 eğitim-öğretim yılı sonunda okulsuz köy ve öğretmensiz okul kalmayacaktı. 1950’lerden sonra uygulanan eğitim politikaları ile, Türkiye hedeflediği çağdaş uygarlık düzeyine ulaşamamış, kalkınmasını tamamlayamamış, demokrasisini güçlendirememiştir.

Köy Enstitüleri kapatılınca yerine ne açıldı? İmam Hatip okulları açıldı. İyi mi oldu? Asla. Köy Enstitülerini kapatıp, bunların yerine İmam Hatip Okullarını açmak, hiç uygun olabilir mi? Eğitim-öğretim birliğini bozmadan elbet birkaç tane açılabilirdi. Sadece birkaç tane ve ihtiyaca yetecek kadar. Ne kadar açıldı? 596 tane. Sağlık Meslek Lisesi ise 136 tane. Bunun tersi olsaydı daha iyi değil miydi?

ÜNİVERSİTELER HAKKINDA

Üniversite, belli bir yerde hiçbir engel ile karşılaşılmadan, evrensel anlamda gerçeğin araştırıldığı yerdir. Üniversiteler, bilimsel araştırmalar yapan, bilim ve teknoloji üreten en yüksek düzeydeki bilim yuvalarıdır.

Üniversite, devlet denen büyük sosyal uzvun bünyesine dahil değildir. Bununla beraber, üniversiteyi kuran, yerini tayin eden, ona kaynak ayıran, onun öğretim üyesini atayan ve görev veren devlettir, ancak devletin kendisi, tesis edilmiş olan üniversiteleri özgür ve bağımsız bir bilim kurumu olarak görmelidir. Devlet, herhangi bir görüş ve anlayışa göre üniversiteye belli bir istikamet veremez. Üniversiteye bilimsel, yönetsel ve mali özerklik verilmesi, bu amaca ulaşılması için zorunludur.

Öğretim üyeleri son derce rahat bir ortamda çalışmalı, hemen de sonuçlar beklenmemelidir. Amerika üniversitelerdeki binlerce öğretim üyesine kaynak akıtır, acele etmez, onlarcasından sonuç gelir bu da Amerika’yı kurtarır. Unutulmamalıdır ki kavun-karpuz yetiştirmek için bile çok çaba sarfetmek gerekir, yetmez, 6 ay da beklemek gerekir. Üniversitelerde düzey, kalite, davranışın standardı yüksek olmalıdır. Tüm erdemler, üniversitelerde bir araya gelmek zorundadır. Her şey böyle mi? Ne gezer! Bilim politikalarının çizildiği üniversiteler için çıkarılan yasalar, bir öncekini aratmıştır. 1933 yılında 2252 sayılı Atatürk’ün Üniversite Kanunu, İstanbul Üniversitesine çeki düzen vermek için çıkarılan bir yasa idi. Öncekine zaten üniversite denemezdi. 1946 yılında 4936 sayılı Üniversite Kanunu, bilimsel ve yönetsel açıdan önemli niteliklere sahipti. Giderek 1973 yılında 1750 sayılı Üniversite Kanunu ve nihayet 1981 yılında çıkarılan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’dur. 2547 sayılı Kanun, en çok tartışmaların çıktığı yasadır. Eleştirilecek bitmez tükenmez yönleri vardır. Bu şartlarda mı “Bilim Politikası” oluşacaktı? Esas Bilim Politikası, Köy Enstitüleri ile başlamıştır. Yetiştirdiği elemanlardan bellidir. Oralardan mezun olanların sağ olanlarına sağlık, ölmüş olanlarına rahmet diliyorum. Atatürk 10. yıl nutkunda rotayı çizmişti. “Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve uygar ülkeler düzeyine çıkaracağız. Ulusumuzu en geniş, zengin araç ve kaynaklarına sahip kılacağız. Ulusal ekinimizi çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracağız. Bunun için bizce zaman ölçüsü, yüzyılların gevşetici anlayışına göre değil, yüzyılımızın hız ve hareket kavramına göre düşünülmelidir.”

Atatürk ve Hasan Ali YÜCEL, “Ulusun en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak kurumlar” olarak; “eğitimi, okulları, öğretmenleri ve bilimi” görmüştü. Onun için Köy Enstitüleri kapanmasaydı, YÜCEL hiç tereddütsüz ortaöğretim, yükseköğretim ve kültür işlerinde de çağdaş uygarlığı amaçlayan atılımlara girişecekti.

Daha sonra neler oldu? Her il’e üniversite açıldı. Altyapı yok, yani sinema yok, tiyatro yok, opera hiç yok, sokaklarında kız-erkek elele tutup yürümek imkânı yok, doğru-dürüst bina yok, öğretim üyesi yok, ama üniversite var! İşte bütün bunlardan dolayı, üniversite taşraya gitmez, taşra üniversiteye gelir. Anlat bakalım bunu anlatabilirsen. Peki üniversitelerden ses çıkıyor mu, yok! Oysa faşist İtalya’da bile vaktiyle neler oldu: Mussolini bir metin hazırlattırıyor. Bu metni her öğretim üyesi okuyarak yemin etsin, diye. Yeminin metni şöyle:

Allah ve İtalya adına yemin ederim ki Duce’nın bütün emirlerine itaat edeceğim” Bu metin okunarak tekrar ettirildi. Üniversitelerde 12 profesör bu yemini kabul etmedi. Bunun üzerine üniversitelere şu emir gönderildi:

Üniversitenin içinde ve dışında öğretim üyelerinin faşizme sadakatini şüpheye düşürecek kişileri sözleri ile birlikte, derhal dekanlar ve rektörler tarafından Bakana jurnal edilecektir.” Acımasız bir yönetimde bile olsa, buna karşı çıkan birkaç tane hoca çıkabiliyor.

Daha ne diyeyim.

Hasan Ali YÜCEL’in manevi huzurunda saygıyla eğiliyorum.


KAYNAKLAR

  1. ADEM, M., (1999), Cumhuriyet Döneminde Eğitim Finansmanı, 21. Yüzyılın Eşiğinde Türk Eğitim Sistemi, Tekışık yay., Ankara.

  2. ADIVAR, A. Adnan, (2003), Denemeler, Epos Yay., Ankara.

  3. AYDOĞAN, M., (1998), Cumhuriyetin Kazanımları, Ankara Üniv. Yay., Ankara.

  4. BAŞARAN, M. (2006) Kuşatılmış Yaşam, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul.

  5. BAYKURT, F., (1997), Hasan Ali Yücel’e Armağan, Birleşmiş Milletler Türk Derneği Yay., Ankara.

  6. COŞKUN, A., (2007), Hasan Ali YÜCEL, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul.

  7. ÇIKAR, M., (1997), Hasan Ali Yücel ve Türk Kültür Reformu, Türkiye İş Bankası Yay., Ankara.

  8. İNAN, M.R., (1995), Hasan Ali Yücel, Eğit-Ders Yay., Ankara.

  9. KARAL, E.Z., (2006), Atatürk ve Eğitim, Ankara Üniversitesi 60. Kuruluş Yılı Armağanı, Ankara Üniv. Yay., Ankara.

  10. KAZDAĞLI, G., (2002) Atatürk ve Bilim, Tübitak Yay., Ankara.

  11. MAKAL, M., (2005), Köy Enstitüleri ve Ötesi, Piramit Yay., Ankara.

  12. MAKAL, M., (2008), Bozkırdaki Kıvılcım, Enstitüler, Literatür Yay., İstanbul.

  13. ÖZATA, M., (2006), Atatürk, Bilim ve Üniversite, Tübitak Yay., Ankara.

  14. ŞENGÖR, A.M.C., (2001), Hasan Ali Yücel ve Türk Aydınlanması, Tübitak Yay., Ankara.

  15. TÜRKOĞLU, P., (1997), Tonguç ve Enstitüleri, Yapı Kredi Yay., İstanbul.

  16. YAZICI, H., (1998), Muteber Bir Nesne Yok Devlet Gibi, Milliyet Yay., İstanbul.




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©anasahife.org 2016
rəhbərliyinə müraciət