Ana səhifə

Necdet sakaoğLU


Yüklə 69.95 Kb.
tarix12.05.2016
ölçüsü69.95 Kb.
NECDET SAKAOĞLU






NECDET SAKAOĞLU
Çeşm-i Cihan Amasra, Mengücekoğulları, Divriği'de Ev Mimarisi, Köse Paşa Hanedanı gibi monografilerin ve bir dizi makalenin yazarı, tarih araştırmacısı Necdet Sakaoğlu 29 Eylül 1939'da Divriği'de doğmuş. Hasan-âli Yücel'in döneminde yapılmış Divriği Atatürk İlkokulu'nu (1951), Nuri Demirağ'ın yaptırdığı ve kendi adını taşıyan ortaokulu (1954), İttihatçı Sivas valisi Muammer Bey'in yaptırttığı şatovari bir öğretmen okulunu (1957) ve en son olarak da İstanbul Çapa'daki, kitabesindeki adı Dârül-Muallimat-ı Aliye olan Eğitim Enstitüsü'nü bitirmiş.

1957 yılında Urfa'da Harran'ın yanı başındaki Parapara'da başöğretmen olarak göreve başlamış. Sakaoğlu "Kaç öğretmenin vardı?" diye soranlara "Kendi kendimin başöğretmeniydim" diyor ve o dönemin yönetimini 18 yaşındaki deneyimsiz bir genci, çok çok uzaklara atamasından dolayı eleştiriyor. Bu deneyimden sonra Çapa Eğitim Enstitüsü'nü kazanan Sakaoğlu 1961'de buradan mezun olunca Trabzon Öğretmen Okulu'na edebiyat öğretmeni olarak atanmış, daha sonra sırasıyla Amasra'da ortaokul-lise öğretmenliği ve müdürlüğü, Bakanlık müfettişliği ve Talim Terbiye Kurulu üyeliği görevlerinde bulunmuş. 38 yıllık meslek yaşamının ardından 18 Ocak 1998'de emekli olmuş.

TARİHÇİ OLMAK İÇİN HANGİ OKULLARDA OKUMAK GEREKİR?

32 yıldan beri tarihle ikinci bir uğraş alanı olarak ilgilendiğini ve emekli olduğu için artık bütün vaktini tarihe ayırabileceğini belirten Sakaoğlu tarih yazarlığının, okul ve öğrenimden çok, ilgiye ve kendi kendini yetiştirmeye bağlı olduğunu vurguluyor.

29 Eylül'de 60 yaşına giren Necdet Sakaoğlu geride kalan 59 yıl için "59 yaş uzun bir tarih süreci" diyor. "Geriye gittikçe kendimi çok farklı bir dünyada buluyorum, özellikle de gençlerin kolay algılayamayacakları bir dünyada. İlkçağdaki hayatın pek çok uzantıları bundan 50 yıl önce devam ediyordu. Örneğin kağnı görmek, kağnıyla yük taşındığını, tahılların, tınazların kağnılarla, hayvanlarla taşındığını görmek olağandı. Kapımızın önünden deve kervanlarının geçtiğini görürdük. Hatta bir gelenek vardı, korku tutmasın diye bizi develerin altından geçirirlerdi.

Necdet Sakaoğlu tarih sevgisinin başlangıcını Divriği'nin ve Sivas'ın tarihsel ortamlarına, Sivas Öğretmen Okulu'nun anıtsal ve tarihsel binasına ve tarih öğretmeni Kâzım Dilcimen'e bağlıyor:


"Ben tarihle yakınlaşmamda, bu ortamlara ve özellikle de tarih öğretmenimiz, tarihçi Kâzım Dilcimen'e borçluyum, çünkü berikiler mekân olarak, Dilcimen de tarihi anlatırken beni etkiledi. Dilcimen tarihi öyküleştirir, biz onun anlattıklarını hikâye olarak dinlerdik. Kâzım Bey'i zevkle dinlerdik, her üç dört bilgi aktarımının arasında mutlaka bir fıkra anlatırdı. Şimdi anlıyorum ki, merhum bize tarihi sevdiriyormuş."

TARİH DERS KİTAPLARININ SEVİMSİZLİĞİ

Sakaoğlu, öğretmenlik deneyiminin de verdiği tecrübeyle, liselerde okutulan tarih kitaplarındaki yavanlığın öğrenciyi ilgiye değil, ilgisizliğe sevk ettiğini, bu durumu tersine çevirmenin yolunun ise yerel tarihe önem verilmesinden ve tarih-edebiyat ilişkisinin kurulmasından geçtiğini belirtiyor ve ekliyor:
"Şayet bizde yerel tarihlere popüler ve sözlü tarih ağırlıklı olarak yeni bir bakış getirilirse, zannediyorum ki, Anadolu'nun bugüne kadar yazılmayan tarihi pek çok yeni uçlar verecektir. Kaldı ki, yerel tarihlerin zenginliğine dayalı Anadolu toplum tarihi yazılmazsa tarihin bu sevimsizliği başkalarının tarihinden alıntılar, kuru tarih bilgileri bana göre daha yıllarca sürecektir. Ayrıca tarihle edebiyatın ortak yönlerini unutmamalıyız. Lise kitaplarındaki kuru bilgi stokları gençleri tarihten soğutuyor. Oysa tarihle edebiyatın ilkçağdan beri ortaklığı söz konusudur. Tarih mi edebiyattan doğmuştur, edebiyat mı tarihten doğmuştur çözemezsiniz. Çünkü mitoloji hem tarih, hem edebiyattır; ikisinin kaynağı birdir. Belgesel tarih yazıyoruz diye edebiyatı, üslubu tamamen boşlar da kupkuru yazmaya kalkarsak, bunun vereceği fazla bir şey yoktur. Tarihin nakışı olmalıdır, ama bunun da dozunu kaçırmamalıdır. Tarih, okuyanda, kültürel bir doyum sağlamalıdır. Tarih programları yeniden ele alınırken bu iki yön, yani hem yerellik, hem de tarih-edebiyat ilişkisini unutmamak gerekir."

Sakaoğlu tarihe olan ilgisizliği tarihsel kültür ortamlarının yok edilmesine ve insanların giderek apartman yaşantısına mahkûm edilmesine de bağlıyor:


"Çok yoksul yerlerde yetiştik, ama zannediyorum kültürel donanım açısından ta geçmişten gelen süreç ve süreklilik bize bir şeyler aşılıyordu. Biz onun farkında değildik. Bu süreklilik bir yerde kesilmiş, kesildiği için de tarih, seveni en az olan alan haline gelmiş. Artık mekânlarımız da tarihsel değil. Benim doğduğum, büyüdüğüm, gittiğim evlerin hepsinde başımı kaldırınca işlemelerle dolu tavanlar görürdüm; sonra dolaplar, direkler, odalar, pencereler, vitraylar... Bütün bunları biz dağıttık. Apartman yaşantısı da bizi o tarihî ortamlardan kopardı, uzaklaştırdı."

Sakaoğlu ilk yerel tarih çalışmasına özel bir değer veriyor:


"27 yaşındayken Çeşm-i Cihan Amasra'yı yazdım. Şimdi kitap müzayedelerinde satılıyor, övünç verici, ama tenkit edilecek çok tarafları var tabii. Belirtmek istediğim şu: Şayet ben Amasra'ya atanmasaydım, belki tarih araştırmacısı olmayacaktım. Amasra bir tarih ortamıydı. Bastığınız, çiğnediğiniz kaldırımlar Cenovalıların döşediği taşlardı; rıhtımlar Romalılardan kalmaydı; kale kapılarında Cenova armalarını görüyordunuz. Fakat daha sonraki yıllarda, her yerde olduğu gibi, Amasra'da da tahripler oldu. Amasra'nın girişinde Romalılardan kalma Kuş Kayası denen bir dağ anıtı vardır. 'Dağın yüzündeki bu put niye duruyor' diye veya arkasında define varmış kuruntusuyla altına dinamit koyup patlatmışlar, yarısı gitmiş. Aşınmış kaldırımların üzerine betonlar döküldü. Yoğun kaçak yapılaşma ahşap evleri, doğal ve tarihsel çevreyi tahrip etti. Dört kat, beş kat, altı kat çirkin binalar yapıldı."
SÖZLÜ TARİHÇİLİK VE BELGELER

Sakaoğlu savaşları, antlaşmaları, diplomasiyi, fetihleri anlatmayı yeterli gören resmi tarihçiliğin ötesinde toplumun, halkın, sıradan insanların tarihsel serüveninin açığa çıkarılmasında sözlü tarihçiliği önemli buluyor:


"Özellikle 20. yüzyılın ilk çeyreği için, o dönemi yaşamış insanlardan alınacak çok bilgi vardı. Örneğin bir Seferberlik, yani I. Dünya Savaşı yıllarında toplum tarihi, Anadolu halkının seferberlik sırasında yaşadığı serüven ancak bu insanlardan dinlenerek yazılmalıydı. Devlet arşivlerinden alacağınız belgelerle kesinlikle Anadolu'nun Seferberlik Tarihi yazılamayacaktır. Ne yazık ki, bu artık pek mümkün değil, çünkü o insanlar hayattan çekildiler ve büyük bir boşluk bıraktılar.

Neler yenilir, neler içilir, yoksulluklar, hastalıklar nasıl göğüslenirdi? Ev yapımları, kent, kasaba, köy imarları nelere bağlıydı? Bütün bunları yeterince kayda geçiremedik. Büyük boşluklar karşımızda duruyor ve onun için de sürekli resmi tarih yazılıyor. Enver Paşa yazılıyor hâlâ, Talat Paşa yazılıyor; fakat Enver Paşaların, Talat Paşaların, Cemal Paşaların kararıyla Anadolu'daki milyonların hangi hallerden hangi hallere girdiği bilinmiyor. Savaşları, cepheleri yazıyoruz; Kanal Harekâtı, Galiçya deyip bırakıyoruz. Oysa bunların gerisine bakmak gerekiyor. Tifüs, kolera, açlık, sefalet, her adam başı yol kesen çeteler, ekilemeyen araziler, hastalıklı insanlar, cenazeleri kaldıran kadınlar... Toplum tarihi sürekli göz ardı edilmiş Türkiye'de, hâlâ da ediliyor. Sözlü olarak bizlere bunları anlatacak insan bulamayacağımıza göre, pek çok şey karanlıkta kaldı gitti."

Bu duruma rağmen karamsarlığa kapılmayan Sakaoğlu özellikle genç tarihçilere bir öneride bulunuyor: "II. Dünya Savaşı yıllarının toplumsal tarihi sözlü tarih verileriyle halen yazılabilir; onu yaşayanlar henüz hayatta, bari onu kaçırmayalım. O yıllarda 20'li-30'lu yaşlarında olanlar çok şeyler anlatabilirler."

Sakaoğlu arşiv belgelerinde merkezin formüle ettiği gerçekdışı hukuksal ve yönetsel metinlerin de olabileceğini, ayrıca kişisel çıkar ya da kaygılar yüzünden merkeze yanlış bilgiler verilmiş olabileceğini, bu yüzden belgelere yüzde yüz güvenmemek gerektiğini belirtiyor. Sakaoğlu'na göre bunda meslek hayatının özellikle bürokrasi ile ilgili olan yönü de etkili olmuş, zira resmi yazılarda yalan ve yanlış bilgileri çok görmüş.

Necdet Sakaoğlu, Köse Paşa Hanedanı kitabıyla1985 Sedat Simavi Ödülü'nü kazandı.

Sakaoğlu, gelen bir soru üzerine, arşiv belgelerini ve sözlü bilgileri kullanış tarzını, bunlar arasındaki ilişkiyi ve sözlü anlatım ile yazılı belge çeliştiğinde sözlü olana daha fazla güvendiğini şöyle açıklıyor:

"Köse Paşa'da 800 arşiv belgesi, 200 de sözlü bilgi kullanmıştım, yani arşiv belgeleri dört misli fazla. Gayet tabii, sözlü bilgiler arşivlerin vereceği bilgi kadar zengin olamaz. Ama ikisini bir araya getirip müşterek noktaları, doğrulamaları, kanıtlamaları, çelişkileri bulmak zevkli bir uğraşıdır. Olayın başka türlü seyrettiğini, arşiv belgesindeki bilginin yanlışlığını bulabilirsiniz.

Örneğin Köse Paşa tarihindeki bir olay: Veli Paşa'yı Kürt kadınlar başına sopalarla vurup öldürmüşler, ama Sivas valisi Baba İbrahim Paşa İstanbul'a 'Veli Paşa'yı yakaladım ve idam ettim' diye yazmış. İbrahim Paşa'nın önüne ölüsü getirilmiş, o da ölünün başını kestirmiş İstanbul'a, vücudunu da Divriği'ye göndermiş. Ben bunu en az yedi-sekiz kişiye teyit ettirdim. 'Babaannemden dinledim öyle anlattı, dedemden dinledim öyle anlattı' dediler. Hatta yetinmedim, bir de Akçadağlı Hacı Memur diye bir adam buldum, o da bana 'Ben de öyle duydum, kadınlar öldürmüş derler' dedi. Fakat arşivdeki belgelerin hepsinde Veli Paşa'nın İbrahim Paşa tarafından Arga'da idam edildiği yazılı. Tarihçiye düşen görev, 'Sorduğumuz kimselere göre Kürt kadınlar öldürmüş, fakat arşiv belgelerine göre İbrahim Paşa idam ettirmiştir' deyip geçmek değildir. Bence bu, tarihçilik değil. Asıl tarihçilik burada Veli Paşa'nın nasıl öldürüldüğü meselesine bir nokta koymaktır. İki sağlam sözlü bilgi çoğu zaman resmi belgelerden daha güvenilir olabilir. Çünkü öbüründe sorumluluktan kaçma, uyutma, göze girme, ödül alma kaygıları olabilir. Nitekim Baba İbrahim yazısını gönderdikten sonra II. Mahmud da 'Bu başarından dolayı seni kutlarım. Sana çelenk ve kılıç gönderdim; tazimle karşıla, kılıcı kuşan ve saltanatıma dua et' diyor."

Sakaoğlu, tarihçinin elindeki belgeye çok yönlü yaklaşarak farklı sorular sorması gerektiğini de II. Abdülhamid'in İstanbul isimli gemisinin demirbaş defterini göstererek açıklıyor:
"Abdülhamid için bir 'Korvet-i Hümayun' alınmış ve adına İstanbul denilmiş. Elimizdeki demirbaş defterinde Bohemya işi kristal takımlar, içki takımları, yemek takımları, porselenler, koltuk vs her şey var. İrdelerseniz ne yok biliyor musunuz? II. Abdülhamid'in Müslümanlığının ve halifeliğinin gereği olarak bulunması icap eden ne seccade var, ne Kur'an var, ne de rahle. Gerçi Abdülhamid bu gemiye hiç binmemiştir, ancak binseydi, içebilir, yiyebilir, oturabilir, dinlenebilir, ama ne Kuran okuyabilir, ne de namaz kılabilirdi. Her belge birçok açıdan değerlendirilebilir veya eski bir atasözünde olduğu gibi, nasıl bir kasap bir koyundan iki post çıkarmaya uğraşırsa, tarihçi de bir belgeden birkaç şey çıkarma savaşı vermelidir."

YEREL TARİHÇİLİK VE YERLİLİK

Daha çok yerel tarih üzerine çalışan Sakaoğlu, tarihçinin sağlıklı bir çalışma yapabilmesi için araştırdığı yerle bir bağının olması gerektiğini belirtiyor:
"Yerel tarihler genel toplum tarihine temel oluşturmalıdır. Yerel tarihleri yazanların da yerellikle bağlantıları çok yönlü olmalıdır, oranın insanı olmalıdır veya oranın insanı olabilecek derecede orayla kaynaşmış olmalıdır. O yerle çok yönlü bağlantınız yoksa yerel tarihçi olmanız zordur. Divriğili olduğum için Divriği tarihine sıcaklık duydum ve orayla ilgili yaptığım çalışmalarda kolay kolay yanlışlığa düşmedim, çünkü her şeyi sorgulayabiliyordum. Örneğin Divriği'de İmam Bey diye tanınan adamı Başbakanlık Arşivi'nde Mir Hüseyin Bey olarak bulmakta güçlük çekmedim."

SAKAOĞLU'NUN MUTFAĞI

Sakaoğlu devlet merkezli tarihten kopamayışımızı bir açıdan geçmişteki müderrislerin, kadıların, imamların vb okuryazar insanların gündelik yaşamlarını kaleme almamalarından doğan boşluğa da bağlıyor. Bu bağlamda kendi sorumluluğunu, her günün sonunda o gün yaşadıklarını tarih yazıcılığı bakışıyla yazdığını açıklıyor.

"1963 yılından beri her gün hiç değilse bir sayfa yazıyorum. En zor anlarımda bile belki ertesi gün tutmak kaydıyla bir şeyler yazıyorum. Şayet, sözgelimi Konya Karatay Medresesi'nin müderrisleri de rahlelerindeki bir deftere olup bitenleri şöyle ikişer üçer cümleyle yazsalardı elimizde muazzam kaynaklar olurdu. Bütün kentlerde yaşanan olayları, depremleri, salgınları, afetleri, baskınları, okuryazar insanlar, müftüler, kadılar kaleme alsalardı, yani şu bildiğimiz kadı sicillerinin dışında biraz daha özgür, kent yaşamıyla ilgili not tutma alışkanlığı olsaydı Batı'da örneklerine rastladığımız kaynaklar bizde de olabilirdi. Ben de biraz bu endişelerden dolayı, biraz da böyle bir boşluktan dolayı belki, 35 yıldır aksatmadan her gün yazmaya çalışıyorum."

Yerel tarih, kent tarihi, Selçuklu, Osmanlı ve eğitim tarihleri konularında çalışmaları olan Sakaoğlu’nun yayımlanmış eserleri Çeşm-i Cihan Amasra (1966), Türk Anadolu’da Mengücekoğulları (1971, Ali Naci Karacan Armağanı), Divriği’de Ev Mimarisi (1978), Anadolu Derebeyi Ocaklarından Köse Paşa Hanedanı (1984, Sedat Simavi Vakfı Sosyal Bilimler Ödülü), Tanzimat Tarihi Sözlüğü (1985), Osmanlı Eğitim Tarihi (1990), Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi (1991), Osmanlı Kentleri ve Yabancı Gezginler (1995), Milli Mücadele Albümü (1998), Bu Mülkün Sultanları-36 Osmanlı Padişahı (1999), Tarihi, Mekânları, Kitabeleri, Anıları ile Saray-ı Hümayun - Topkapı Sarayı (2002), İstanbul’un Tarihi Kimliği (2003), Osmanlı’dan Günümüze Eğitim Tarihi’dir (2003). Bostanzâde Yahya’nın Târih-i Saf/Tuhfetü’l-Ahbâb adlı eserini, Duru Tarih adıyla günümüz Türkçesine çevirmiş (1969, Ali Naci Karacan Armağanı), Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan’ın Dürr-i Meknun’unu yayımlamıştır (1999). Süreli yayınlarda yayımlanmış makaleleri vardır. Atatürk Düşüncesi (1995) Ord. Prof. Reşat Kaynar’la; Binbir Gün Binbir Gece- İstanbul’da Eğlence Hayatının Tarihi (1999); Osmanlı’da Zenaatten Sanata Cilt I: Esnaf ve Zenaatkârlar (1999), Cilt II: Sanatlar ve Sanatkârlar (2000), Osmanlı Dünyasından Yansımalar (2000), Avrupa Yolunda Bir Padişah; Sultan Abdülmecid (2001),Bu Mülkün Kadı Sultanları,İstanbul Anıları ,Amasra’nın üç bin yılı,17. yüzyılda Topkapı Sarayı,Akkoyunlular ve Derinin Anadolu’da Bin Yıllık Tarihi (2002) Nuri Akbayar’la ortak çalışmalarıdır.
Sakaoğlu ayrıca bütün bu zaman boyunca yazılı belgeler, yazma kitaplar topladığını belirtiyor.

Akla gelen ilk soru ya da sorun Osmanlı padişahlarının yaşamlarına hangi açıdan bakıldığı ya da bakılması gerektiğidir. Bu çalışmalar her düzeyde ve farklı yönlerden yapılabilir. Örneğin çocuk padişahların öyküleri, savaşçı padişahların çileli seferleri kadar ilginçtir. Dindar, savaşçı, av, eğlence, müzik, kitap, sanat tutkunu, sanatkar padişahlar; her birinin hastalıkları, ölüm nedenleri üzerinde de ilginç çalışmalar yapılabilir. Oysa bizim kültürümüzde, padişahların yaşamlarına ağırlıklı olarak siyasal ve askeri açıdan bakmak geleneği vardır. Bu kitapta ise Osmanlılık'ı temsil eden 36 padişahın yaşamöyküsü, tarih-serüvenlerin ilgiyle okuyacakları tarzda ve beşeri yönleri olabildiğince öne çıkartılıp arada kaynak yapıtlardan kısa alıntılara da yer verilerek anlatılmış; 36'sından yansıyan davranışlar, yaklaşımlar ve olaylarla da Osmanoğulları hakkında genel bir fikir verebilmesi düşünülmüştür. Yaşamöyküleri için, Osmanlı tarihindeki önem dereceleriyle orantılı kapsamlar öngörülmeyerek Kanuni'nin de I. Mustafa'nın da birer insan ve padişah oldukları ilkesinden hareket edilmiştir. Şu bir gerçek ki Osmanlı sultanlarının yaşamları ifrat-tefrit eğilimlerine son derece açıktır. İstenirse, en beceriksiz ve yetersiz olanını bile -sözgelimi dindarlığını, iyilikseverliğini, hoşgörüsünü vb anıp yüceltmenin bir kolayı bulunabileceği gibi, amaç kötülemekse en başarılıları bile siyaseti, yaşantısı ve zaafları bugünün ölçüleriyle irdelenerek olumsuz çizgilere çekebilir. Durum bu olunca padişahlar arasında yetki kullanımı, siyaset, beceri vb. açılardan koşutluklar yakalamak ve kıyaslamalar yapmak oldukça zordur. Kesintisiz 641 yıl (1281-1922) süren ve 21 kuşakta 36 padişahla temsil edilen Osmanoğulları'nın başarıları ve yanlışları her zaman tartışacaktır." -Necdet Sakoğlu'nun "Önsöz"ünden- Ama tartışılmaz olan asıl gerçek, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun 700. yıldönümünde Osmanlı kaynakları temel alınarak yazılan Bu Mülkün Sultanları'nın, Necdet Sakoğlu'nun usta kalemiyle, bir tarih kitabı olmaktan çıkıp, "Bu Mülkün Romanı" halini almasıdır.

Vâlide Sultanlar, Hâtunlar, Hasekiler, Kadınefendiler, Sultanefendiler

Doğu hükümdarlarının, özellikle de Osmanlı padişahlarının özel yaşamları, aileleri merak konusu; bu merakı kamçılayansa gizemli haremdir. Saraylar daha çok bu merakla gezilir. Padişahların yaşam öyküleri, harem çeşnisiyle tatlandırıldığı oranda sürükleyicidir. Tarih içerikli romanlara duyulan ilgi de aynı nedene dayanır. Fakat gerçek şu ki, eşlerini, kızlarını, hükümdarların siyasi-askeri içerikli yaşamöykülerinden veya romansı yapıtlardan tanımak mümkün değildir. Bursa, Edirne, İstanbul saraylarındaki iç âlemi bu saraylara imparator, kral, prens, bey saraylarından gelen soylu gelinleri veya köle pazarlarından, akıncı, korsan talanlarından savrulmuş bahtlı bahtsız güzelleri; yani hatunları hasekileri gözdeleri, kadınefendileri ikbâlleri; onlardan doğan, masal perileri padişah kızlarını, zengin içerikli bir kitabın sayfalarında sıralı bulmak, tanımak; bu alandaki bilgi eksikliğimiz ya da öznel yorumlarımız açısından herhalde önemlidir. Daha önemli olansa saray kadınları hakkında belleklerde yer etmiş hüküm ve kanıların ne ölçüde doğru olduğunu denetleyebilmektir. Kaynaklardan, belgelerden damıtılarak yazılan Bu Mülkün Kadın Sultanlarındaki 297 padişah eşiyle 267 padişah kızı arasında okuyucuyu şaşırtacak, düşündürecek, acındıracak, sevdirecek onlarca kimlik olması doğaldır. İki ayrı boyutta, 22 baskı yapan, çok okunan ve beğenilen Bu Mülkün Sultanları: 36 Osmanlı Padişahındaki gerçek yaşam öykülerini bir kez de eşlerinin, kızlarının portreleriyle buluşturmayı üstlenen yazarımız zevkle ilgiyle okunacak, her zaman başvurulacak Bu Mülkün Kadın Sultanlarını da yıllarca süren çalışması sonunda tamamlamış bulunuyor.



Çeşm-i Cihan Amasra

Kent tarihleri toplumsal serüvenlerin aynalarıdır. Bu açıdan M.Ö.3 yy'da İranlı prenses Amastris'in Batı Karadeniz'de küçük bir yarımada üzerinde kurduğu Hellenistik üsluplu kentle, 1930'larda Türkiye tuizminde öncülüğü yakalayan köy görüntülü Amasra arasındaki tarihsel sürecin esitleri gerçekten çarpıcıdır. Bir başka Roma İmparatorluğu'nun Bithynia-Pontus prokonsülü Pliny'nin "güzel ve muhteşem"; Bizanslı tarihçi Niketas'ın "dünyanın gözü", İstanbul Fatihi II. Mehmed'in "çeşme-i cihan" olarak nitelendirdikleri Amasra'yı, Latin ozan Catllus'un "Gemilerin Pontus Amastrisi'nde ıslanan kürekleri" dizesinde bulmak; 1900'lere uzanıp Ernest Von der Nahmer'in, doğanın ve tarihin kucağına gizlenmiş bu sönük kasabayı bir Alman efsanesindeki "Dikenli küçük gül"e benzetişinin veya İsmail Habip Sevük'ün aynı manzara karşısında "Görsen yazık dersin; görmesen yazık edersin! " deyişinin nedenlerini, kentin bugünkü durumuna baıp yorumlamaksa, kuşkusuz tarihin güzel tadını yakalamaktır. Bu kitap, meraklıları ya da tatillerini bu kıyı kasabasınde geçirmek isteyenler için bir kent romanı; Amasra'nın gezilip görülecek köşeleri için de bir rehberdir

Tarih yazıcılığının farklı açılımlara yöneldiği; yerel ve bölgesel tarih süreçlerine eğilişlerin yoğunlaştığı günümüzde, Türk Anadolu\'da Mengücekoğulları\'nın bu alanda önemli bir yapı taşı olacağı kuşkusuzdur. Divriği Mengücek Kalesi\'ndeki temenos ve sunak kalıntılarıyla Anadolu\'nun ilk Türk-İslam camilerinden, Mergalı Üstad Piruz oğlu Hasan\'ın yapıtının aynı zemini paylaşmaları; Doğu kökenli kimi öğretilerin Samosata ve Tephrike ortamlarında yeni bir inanca dönüştükten sonra Balkanlar\'a aktarılışı; mekanların, kapıların, bezemelerin anlamları-işlevleri; öncesiyle sonrasıyla eski yaşantılar ve ilişkiler gibi, şimdiye değin üzerinde durulmadan geçilmiş pek çok ayrıntı, bu monografinin satırbaşları arasındadır. Kitabın omurgası ise Yukarı Fırat\'ın, kısmen de Kelkit\'in engebeli havzalarında tutunabilmiş bir Türk hanedanının öyküsüdür. Küçük ve çevresine kapalı Divriği\'yi, 12. ve 13. yy\'lar boyunca hem ülke hem payitaht edinen bu hanedana mensup \"şah\" ve \"melik\" unvanı beylerin, tarihin kavgalarından uzakta, hayranlık uyandıran yapıtlar; günümüzde UNESCO\'nun Dünya Kültür Mirası Listesi\'ne aldığı bir de şaheser yücelttikten sonra, sessiz bir kimlik eriyişiyle kasaba halkına karışmalarıysa, hem olağan hem olağanüstü, yani şaşırtıcı bir yazgı; bu yazgıyı, Hitit prenslerinden Selçukoğullları\'na değin bütün Anadolu hanedanlarının paylaşmaları ise dah ada düşündürücüdür.



Derebeylik olgusu 18. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'ndaki birçok damgasını vurmuştu. Necdet Sakaoğlu'nun 1985'te Sedat Simavi Vakfı Sosyal Bilimler Ödülünü alan bu incelemesi, bugün varlığı bile unutulmuş Divriğili bir derebeyi ailesinin 18. yüzyıldan 20. yüzyıl başına kadar uzanan öyküsünü anlatıyor. Bu öyküde Köse Paşa Hanedanı'nın yükselişi ve düşüsüyle birlikte, Osmanlı toplumunun son iki yüzyılındaki devlet/âyân/halk ilişkilerine farklı bir ışık düşüren veriler, gözlemler ve yorumlar da yer alıyor. Yerel-sözlü tarih araştırmasıyla devlet arşivlerinde yapılmış titiz bir çalışmanın harmanlandığı bu monografi, tarihi bize edebiyat geleneğini ustaca özümsemiş bir roman tadında sunuyor.



Osmanlı İmparatorluğu’nun 700. Kuruluş Yıldönümü nedeni ile olağanüstü bir kültürel mozaik oluşturan imparatorluktan cumhuriyete geçme ve sonrasında bir dünya devleti olma sürecinde yaşanan aşamalara, kültür ve sanatın genel kapsayıcı bütünlüğü içinde yeralan renkli bir dünyadan, ‘Eğlence Yaşamı’ndan bakan “Binbir Gün Binbir Gece, Osmanlı’dan Günümüze İstanbul’da Eğlence Yaşamı”adlı eseri yeni yılda müşterilerimize armağan ettik. Osmanlı İstanbulu’nda eğlence Hayal ya da muhabbet perdesi “Karagöz” Lale Devrin’de günler, geceler Tanzimat fermanıyla başlayan yeni dönemde eğlence hayatı Tanzimat’tan bugüne eğlencenin türleri mekanları Mehtab seyirleri Beykoz geceleri Eski şenlikli günler ve geceler







18-01-2011

Osmanlı'da kadınlar dekolte giyiniyordu

Kanuni içkiyi yasakladı ama oğlu II. Selim...
Mine Şenocaklı - msenocakli@gazetevatan.com


Tarihçi Necdet Sakaoğlu, Kanuni’nin içki içtiğine ilişkin bir belge olmadığını belirtiyor önce, ardından bir ekleme yapıyor; “Üstelik o, içkiyi yasaklayan padişahtı. Ama oğlu II. Selim tahta geçer geçmez Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’ya, ‘Herkes dilediği gibi yaşasın, içsin, eğlensin’ diye emir veriyor. Sebebi zevk-ü sefa merakı değil, insanları baskıdan kurtarmak
II. Selim biliyor ki, çok baskı büyük felaketler getirir! O dönemin şeyhülislamları bile içkiye bugünküne göre çok daha hoşgörülüydüler. İçkiyle ilgili öyle divan şiirleri var ki, bugün yazmaya kimse cesaret edemez...”
Hocam dün ecdadımızın kadın düşkünü olup olmadığını konuşmuştuk. Peki ya Osmanlı padişahları içki içer miydi?

İçeni de var, içmeyeni de... Kanuni Sultan Süleyman içkiyi yasak eden padişahtı. Ama oğlu II. Selim tahta geçer geçmez içki içilsin diye izin verdi. Sokullu Mehmet Paşa’ya emir veriyor, “İlan edin” diye. “Herkes dilediği gibi yaşasın, içen içsin, oynayan oynasın, eğlensin” diyor...

Sokullu, “Aman padişahım ne yapıyorsunuz, zar zor oturtmuştuk kanunu, herkes içki yasağına uyarken böyle bir şeyi şimdi nasıl yapalım?” diye itiraz ediyor. Sokullu aynı zamanda padişahın damadı... O anda orada bulunan Feridun Bey diye hanedana mensup birisi diyor ki Sokullu’ya, “Padişaha niye itiraz ediyorsun? Padişahın dediği her şeyde hikmet vardır. Padişah yanlış bir emirde bulunmaz! İnsanlığı sürekli baskı halinde tutarsanız sonra büyük felaketler olur. Bazen insanlara gevşeklik tanımak lazımdır. Dolayısıyla padişah isabetli buyurmuştur.” Onun üzerine çarşılarda, pazarlarda, meyhanelerde yasaklar kalkıyor ve içki izni ilan ediliyor.

Kanuni’nin içki içtiğine dair bilgi yok

Peki Kanuni niye içki yasağı koyuyor?

Dönem öyle gerektiriyor... Çünkü İstanbul’da birdenbire kahvehaneler, bozahaneler açılmış Kanuni zamanında. Onların ne yapıp ettiğini kontrol etmek mümkün kolay değilmiş.
n Kanuni halka içkiyi yasaklıyor. Peki sarayda serbest mi?
Hayır. Kanuni’nin içki içtiğine dair bir şey bilmiyoruz. Ancak bu saray mutfağına girip çıkanların bir listesi olursa bilinebilir ki öyle bir kayıt yok.

Dolayısıyla şerbet adı altında içki içildiğine dair bir bilgi de yok?

Ben hiç öyle şerbet deyip içki içildiğini duymadım, öyle bir kayıt okumadım...



Ama sizin “Bu Mülkün Sultanları” kitabınızda de yer alıyor, Kanuni bir gazelinde “Rindler bezminde saki bir aceb nam eyledüm/ Mescidin kandilini meyhaneye cam eyledüm” diyor. Dizelerden anlaşılıyor ama tam olarak ne dediğini Türkçeleştirebilir misiniz?

Önceki dizelerinden başlayayım; “Saki, yani içki dağıtan, sen bana içki vermekte çekiniyorsun, bu adama çok verdim o kadar vermeyeyim artık diyorsun ama sen beni tanımıyorsun. Ben rindler bezminde, yani ayyaşlar meclisinde namlı bir adamım. O kadar namlıyım ki, mescidin kandilini aldım meyhaneye götürdüm kadeh olarak kullandım. Sen ne diyorsun, ben meyhaneyi camiye tercih ederim. Onun için sen bana biraz daha içki ver de içeyim” diyor. Ama böyle dediği için böyle bir adam değil Kanuni...


Muhibbi (sevgi duyan, dost) mahlasıyla şiirler yazan ve mürettep divanı bulunan Kanuni’nin annesi Hafsa, hasekisi Hürrem’le mektuplaşması, isyan eden oğlu Beyazid’in af dileyici manzum mektuplarına verdiği manzum yanıtlar ilginçtir. Bu gazelinde de bunu yapıyor. Rind, meyhane, kandil, mescit bunların hepsi divan şiirinde manzumdur. Şairler bütün manzumları kullanmak isterler.

Böyle başka bir şiiri daha var mı Kanuni’nin?
Bir şiirinde de diyor ki, onu da Hürrem’e yakıştırıyorlar, “Sûre-i Velleyl okurdum dün namâz-ı şâmda/ Zülfün andım dilberin n’ettim ne kıldım bilmedim...” Kanuni, yatsı namazında, Velleyl Suresi’ni, yani Gece Suresi’ni okurken leyl sözcüğünü telaffuz ettiğinde artık ne ettiğini ne kıldığını bilmediğini söylüyor. Leyl gece demektir. Gece siyahtır. Sevgilinin zülfü, yani saçı da siyahtır. Bu hatırlayış yüzünden her şeyi unuttum ne ettim ne kıldım bilmiyorum diyor. Şimdi bu dizeler üzerine Kanuni namaz kılarken Hürrem’i düşünmüş namazını hiç etmiş mi diyeceğiz? Bu bir şiir... Ama çok açık yüreklilikle yazılmış şiirler bunlar. Bakın Şeyhülislam Yahya Efendi diyor ki, “Mescidde riyâ-pişeler itsün ko riyâyı/ Meyhâneye gel gör ne riyâ ne mürâyı...Yani ’’Bırak mescitte kim ne dedikodu ederse etsin sen meyhaneye gel ne ikiyüzlülük var ne ikiyüzlü’’ diyor. Bunu diyen bir şeyhülislam... Şeyhülislam olduğu için divan şiiri yazması doğal. Fakat bizim bu şiire dayanarak Şeyhülislam Yahya Efendi her gün meyhaneye gidiyor dememiz çok yanlış. Adam din adamlığının yanında aynı zamanda şair. Kullanmış bütün manzumları. Gönlü istediği gibi şiirler yazmış... Bu devirde yapamazsınız. Bu da çok enteresandır.
Şehzadeler sarayda hapsedilince...
Ama o kültürü bilmeyen böyle bir şey yazabilir mi acaba diye de insanın aklına geliyor...

Belki Kanuni içti. Ama kayıt yok. Yalnız şu var; ilk saltanat yıllarında bu tür eğlencelere falan daha meraklı olduğu biliniyor. 25 yaşında padişah olmuş. Bu şehzadelerin bir sancak beyliği dönemi var. Onlar haremlerini orada kuruyorlar, ava çıkıyorlar, arkadaş ediniyorlar, musahipleri (dünya ve ahiret yol kardeşleri) var. O musahiplerin içinde şair olanlar var, içenler var. Her türlü edebiyattan, tarihten anlayanlar var. O ortamda o şehzade geniş bir kültür imkanı elde ediyor ve toplumun bütün renklerini de tanıyor. Dolayısıyla toplumun üst düzey kültürünü en fazla alan insan olarak yetişiyor. Bu III. Mehmet’in Manisa valiliğine kadar böyle devam ediyor. Ondan sonra şehzadeleri sarayda hapsettikleri için bu iş bitmiş kapanmış.
Zamanla da Osmanlı çökmüş...

Tabii, çökmeye doğru gidiş başlamış... Çünkü bu tür bir aydınlanma, kültür edinimi, özgürlük tanınmamış. Mesela Kanuni padişah olarak İstanbul’a geldiğinde bu donanımla geliyor. Ama sonraki padişahlar kafesten çıkarılıp tahta oturtulmuş.



KANUNİ’NİN DAMAT İBRAHİM PAŞA’YI ÖLDÜRTME NEDENİ TÜRKLÜĞE HAKARET ETMESİDİR

Hocam siz “Bu Mülkün Sultanları” kitabınızın önsözüne şöyle başlıyorsunuz; “1 Kasım 1922’de Saltanat’a, 3 Mart 1924’te Hilafet’e son veren Türkler’in, bu iki kurumu temsil eden Osmanoğulları’nın tarih sahnesine çıkışının 700. yıldönümünü anmaları bir çelişki olarak düşünülmemelidir. Çünkü Osmanlılar’ın küçük bir beylikle başlayıp büyük bir imparatorluğa kadar yükselen egemenlikleri boyunca dayandıkları ana toplum Anadolu Türkleri’ydi. Sınırları pek çok ulusu ve ülkeyi kapsasa da devlet yapısı temelde Türk töresine bağlıydı; resmi yazışma dili de Türkçe’ydi. Türkler ya da Türklük, Osmanlılığın öylesine güvencesiydi ki Rumeli’nden Avrupa içlerine doğru fetihler genişledikçe, yeni topraklara Orta ve Batı Anadolu’dan yörükler, Türkmenler göç ettirilip kök oluşturuluyordu. Osmanlı Devleti, bir cihan imparatorluğu olmakla birlikte dünya onu ‘Türk’ olarak tanıyor; hükümdarlarına da ‘Büyük Türk’, ‘Büyük Efendi’ diyordu...” Osmanlı İmparatorluğu içinde Türklük vurgusu bu kadar büyük müydü?

Kanuni’nin 13 yıl sadrazamlık yapan İbrahim Paşa’yı öldürtme nedeni Türklüğe hakaret etmiş olmasıdır. Tarihçi Gelibolulu Mustafa Âli (1541-1600) yazıyor.



‘Bre Türk!’ deyince boğdurulmuş

Ben Sadrazam İbrahim Paşa’nın öldürülmesinde daha çok, padişah üzerindeki nüfuzu bakımından kendisine rakip olarak gördüğü için Hürrem Sultan’ın etkisi olduğunu biliyordum...

Gelibolulu Âli’nin tarihi vardır. Künhül Ahbar diye... Bu kitapta da geçer. Kanuni ve İbrahim Paşa çocukluk arkadaşı, sık sık satranç oynuyorlar, muhabbet ediyorlar, şakalaşıyorlar, aralarında her türlü latifeler oluyor. Bazen böyle satranç falan oynarken İbrahim Paşa Kanuni’ye yaptığı bir gaftan veya yanlış bir hamleden dolayı “Bre Türk!” dermiş... Biraz küçümser gibi, “Beceremedin, yapamadın, aklın ermedi” anlamında... Bir iki sefer uyarmış Kanuni; “İbrahim benim atalarım Türkistan’dan gelme. Ben Türküm, bir daha bunu bana deme” diye... İbrahim Paşa aynı zamanda Kanuni’nin eniştesi. Bir Ramazan gecesi yine İbrahim Paşa saraya gelmiş. Beraber iftar etmişler.



Ama Müslüman değil sonradan oluyor. Aslında Pargalı bir Rum değil mi?

Evet. Sonradan Müslüman olmuş. Gelibolulu Mustafa Âli diyor ki, “O gece de beraber iftar etmişler. Yine İbrahim Paşa, “Bre Türk!” deyince, çok içerlemiş Kanuni, ama bir şey dememiş, bir daha üstelememiş, “Bunu bana deme” diye... İbrahim Paşa kendisine ayrılan odaya girmiş yatmış. Arkasından da cellâtlar girmiş. Ertesi sabah boğulmuş cesedi Sarayburnu’nda bulunmuş.” Yani Türklüğüne laf söylediği için çok sevdiği çocukluk arkadaşını, eniştesini, çok güvendiği insanı idama göndermiş Kanuni.



Böyle başka bir örnek daha var mı?

Tabii... Abdülhamit Beylerbeyi Sarayı’nda sürgünken, pencereden bahçeyi seyrediyor. Bahçede çalışan bahçıvanların çoğu da Arnavut. Onlardan biri diğerine ,“Ulan Türk yaptığın işe bak!” deyip hakaret edince Abdülhamit bahçıvanı azarlıyor. “Ben de Türküm, dikkat et konuşmalarına” diyor. Dolayısıyla 16. yüzyıldaki bir padişah da 20. yüzyıldaki bir padişah da Türklüklerini biliyorlar. Bunu dememize bile lüzum yok, Osmanlı’nın resmi lisanı Türkçe zaten.



Ama o zamanlar asıl kimlik Müslümanlık, Türklük değil!

Müslümanlık dini inanç, Türklük kan... Osmanlıların devlet düzeni Memalik-i Şahane-i Osmaniye... Memalik, memleketler, topraklar demek... Devlet adı Devlet-i Aliyye... Yani büyük, yüce devlet... Millet olarak adları da Millet-i İslamiye. Millet-i İslamiye denince de Türkler, Araplar, Arnavutlar, Müslüman olmuş kim varsa, çoğunluk onlardan çünkü. Azınlıklar da Rumlar, Ermeniler, Yahudiler falan... Bir de dediğim gibi Memalik-i Şahane-i Osmaniye deniyor, bu da Osmanlı memleketleri oluyor. Bütün Balkanlar, Mısır, Ortadoğu, Arabistan, Anadolu hepsi içine giriyor. Ayrıca Devlet-i Aliyye deniyor, bu da büyük, yüce devlet anlamına geliyor. Devlet, topluluk, ülke bu şekilde tarif edilmiş oluyor. Ama hepsi Türkçe konuşuyor.



Oysa bugün sanki Türklük vurgusu Atatürk’le birlikte başladı gibi kabul görüyor...

Ulusal kimlik meselesi 18. yüzyıl sonunda Fransız İhtilali ile başlamış bir şey. Yani kendi ulusal kimliğini başka ulusal kimliklere karşı savunma, üstün görme duygusunun ortaya çıkışı... Ve bunun bir sisteme bir siyasal ideolojik yaklaşıma dönüşmesi... Ondan önce kimse böyle bir şey demiyor, böyle bir şey peşinde olan da yok. Daha çok din ve dil tanımlayıcı olan. Bizim Anadolu’nun da, sarayın dili de her zaman Türkçe, din de Müslüman. Bitti! Müslümanlık ve Türklük bütün çağlar boyunca koşut olarak ilerlemiş.



OSMANLI’DA KADINLARDEKOLTE GİYİNİYOR, HEM DE ÇOK!



Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan’a Mimar Sinan’ın aşık olduğu söylenir. Bu doğru mu?

Beni Mihrimah’ın Sinan’la, Rüstem Paşa’yla ilgisinden çok bu portresindeki duruşu, bakışı, giyimi kuşamı ilgilendiriyor. (Avea için hazırladığı ‘Osmanoğulları’nın Ünlü Kadın Sultanları’ kitabının kapağındaki resmi göstererek anlatıyor. Kitabın içinde de pek çok resim var.)



Mona Lisa gibi bir ifadesi var?

Hatta Mona Lisa’dan daha soylu bir duruş, daha hoş bir çehre... Bir hükümdar kızının olması gerektiği gibi... Başındaki hotozu, incili, mercanlı süslemeleri... Burada aynı zamanda başa verilen değeri görüyorsunuz, hep mücevherlerle zümrütlerle süslenmiş. Ama kıyafetine dikkat ederseniz, al renginde sade bir üstlük giymiş. Osmanlı’da baş çok önemli. Üstlük çok sade. Görüyorsunuz bir gerdanlığı bile yok. Eğer boynu, dekoltesi doldurulsaydı biraz daha cinsiyet, cinsellik düşünebilirdik. Ama, dikkat ederseniz her şey baş üzerinde toplanmış. Baş hem görkem olarak hem ziynet olarak vücudun en değerli kısmıdır anlamı var burada.



Peki dekolte giymiyorlar mı padişah eşleri?

Giyiyorlar, hem de çok!



Ama halifelik var, şeriat hükümleri var...

Öyle ama son halife II. Abdülhamit’in kızı Ayşe Sultan’ın resmine bakın, başında başörtüsü bile yok. Omuzları açıkta. Padişah kızı, halife kızı... Çoğu böyle. Osmanlı böyle!


GEZİ NOTLARI

söz büyük üstad, tarihçi Necdet Sakaoğlu’na geçti. Sakaoğlu gitmekte olduğumuz karayolunun Osmanlı dönemindeki durumuna kısaca değindi:

“Şu an gittiğimiz yol Osmanlı’nın ‘sol kol’ yoludur. Bu yol bölgenin en büyük vilayeti olan Kastamonu’ya uğruyor. Daha sonra Sivas’ta ‘orta yol’la birleşerek Erzurum’a ulaşıyor. Bu yolun en problemli yeri Bolu’dur. Çünkü Bolu çok ormanlıktır ve eşkiyalar için ormanlık alanlar elverişlidir. Bolu eşkiyaları Osmanlıyı zamanında çok uğraştırır. Bunun için Osmanlı ormanları sevmez ve ağaç kesmeyi özendirir.

Bolu Cumhuriyet’e kadar Kastamonu’nun sancağı. Sinop, Çankırı ve Bolu, Kastamonu’nun üç önemli sancağı. Şu anda geçtiğimiz Gerede’den Bolu’ya Osmanlı döneminde 2 günde gidilirdi. Osmanlı kervanları eğer eşkiyalardan kurtulabilirlerse bir günde en fazla 40 km yol alırlardı.”

Necdet Sakaoğlu kervanların bir gün içinde ne kadar yol aldıklarını ayrıntılarıyla anlatırken bizim otobüs yine hız kesti. Otobüse su konulduktan sonra Necdet Sakaoğlu Kastamonu ile ilgili bilgiler vermeye başladı…

“Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Kastamonu yazmaz çünkü oraya gidememiştir. O dönemde Kastamonu korkulu bir bölge… Girilmesi çıkılması zor bir yer…



İstanbul’da padişahın sevmediği Yeniçeri Ağaları bile Kastamonu’ya sürülürmüş.”

Necdet Sakaoğlu bir çırpıda Kastamonu tarihini anlatmıştı ama otobüsümüz -Osmanlı kervanı misali- hala Gerede’yi aşamamıştı...


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©anasahife.org 2016
rəhbərliyinə müraciət