Ana səhifə

KÖZ / sayi: 24 temmuz 2002 1


Yüklə 322.48 Kb.
səhifə1/6
tarix08.05.2016
ölçüsü322.48 Kb.
  1   2   3   4   5   6
KÖZ / SAYI: 24
TEMMUZ 2002

KÖZ / SAYI: 24
TEMMUZ 2002 1

Seçimler Yaklaşırken Davul İşçi Sınıfının Sırtında, Tokmak Burjuvazinin Elinde


Oyuncular Değişiyor Ama Durum Değişmiyor 1

KöZ’ün Sözü 1

Okur / Yazar Mektupları 2

Irak’a Yönelik Planlar Netleşiyor 5

Savaş Olasılığı Karşısında Türkiye’nin Halleri 6

Türkiye’nin ABD’ye Olan Bağımlığı Derinleşiyor 7

Sermaye Düzeninin Makyaj Tazelemeye İhtiyacı Var 7

MHP’siz Bir Hükümet Aranıyor! 8

Burjuvazinin Yeni Yüzleri 9

Güneydoğu Müsteşarlığı 9

Kürtler Otomobil Fabrikasında mı Çalışacak? 9

Burjuvazinin Yeni Atağı: Avrupa Hareketi 2002 10

Ordu Valisi ve Emeğin Serbest Dolaşımı 10

SHP Düzenin Hangi İhtiyacına Yanıt Olacak? 10

SHP HADEP İle Niye Birleşmedi? 11

Burjuva Parlamentarizminin Hilesi


Parlamenter-Milletvekili İlişkisinde Saklıdır 11

Kitle Örgütlerinde Çalışmak İçin Hangi Kılavuza İhtiyaç var (1) «İktidarı Almak İçin Proletaryanın Önce Demokrasi Okulundan Geçmesi Gerekir» Ne Demektir? 12

Cephe Gerisinden Notlar: CENOVA 13

Cezaevi Direnişi Sonrasında Bir Muhasebe Örneği 15

96 Cezaevi Direnişinin Sonuçları 2002’ye Yansımıştır! 19

Üniversite Sınavına Girenlerin Sorunları


Tüm Emekçilerin Sorunlarıdır 19

“Parasız Üniversite” Emekçi Çocukları İçin İstenmeli! 20

Sayılarla ÖSS 20

Öğrenim Kooperatifimiz Kurumsallaşma Aşamasında 20

Bir «İnterim» İşçisinin Gözünden
Fransa’daki Esnek Üretim Saldırısı 21

OMTAŞ Direnişte 22

İş Yasası Çağın Gereklerine Göreymiş! 23

Yonca Teknik Grevine İlişkin Ropörtajlar 23

Kuruluşunun 103’üncü Yılında
İkinci Enternasyonal’in Oportünist Geleneği Hala Yaşıyor 25


Seçimler Yaklaşırken Davul İşçi Sınıfının Sırtında, Tokmak Burjuvazinin Elinde
Oyuncular Değişiyor Ama Durum Değişmiyor

Bugün yapılmaya çalışılan bu hükümeti tasfiye edip yerine AB üyeliği programını kararlılıkla uygulayabilecek olan bir hükümet ortaya çıkarmaktır. Bu amaçla Cem, Derviş ve Özkan gibi siyasi aktörler parlatılmaktadır. Aynı zamanda DYP, AKP gibi muhalefet partileri yeni bir koalisyona ısındırılmaktadır. MHP’siz, uluslar arası sermayenin bizzat yönetimi altında bir hükümet ortaya çıkartılmak istenmektedir. Elbette bu hükümetin zararını en çok emekçiler görecektir. Yapısal uyum programı altında emekçilere daha açıktan saldıran, eli titremeyen bir hükümet oluşturulacaktır.

KöZ’ün Sözü

Egemenler Türkiye’de yeni bir hükümet istiyor. Irak’a saldırı hazırlıklarıyla meşgul olan Amerika yeni bir hükümet istiyor. Bu topraklardaki işçileri sömürmek isteyen Avrupa yeni bir hükümet istiyor. Böylece TÜSİAD’ın çoktandır alttan alta işlediği fikir somutlanıyor: Partiler üstü bir hükümet kurulmaya çalışılıyor. Bu hükümetin görevi bellidir: IMF Programının uygulanmasını sürdürecek ve AB uyum yasalarının çıkarılmasını sağlayacaktır. Bu tür bir hükümetin kilit bakanlarının kimler olacağı bile belli gibidir. En başta AB ilişkilerini götüren İsmail Cem, IMF’nin tayiniyle gelen Derviş ve koalisyonun «gölge başbakanı» Hüsamettin Özkan vardır. Ancak bu isimlerin önderliğinde «yeni oluşum» gibi tuhaf bir şemsiye altında toplananların milleti temsil etme görüntüsünü taşıyacak hiçbir süsü yok. O yüzden bu “partiler üstü” hükümete bir taban oluşturma girişimleri de hem sermaye çevrelerinin hem de onların borazanlarının çabalarıyla yürütülüyor.

Diğer burjuva partileri de bunu bildiğinden boş durmuyorlar. “Finans kapitalin çıkarları doğrultusunda en iyi ben çalışırım” diyerek birbirleriyle yarışıyorlar. AK Partili Tayyip iki günde bir patronların verdiği yemeklerde konuşmalar yapıp kendini patronlara sevdirmeye çalışıyor. CHP ve Yeni Oluşum, Amerika’nın adamı Kemal Dervişi kapmak için birbirleriyle yarışıyor. ANAP “AB yolunda patronları sevindirecek değişiklikleri bir tek biz yaparız!” şarkısını tekrarlıyor. Tansu Çiller “Irak’ı en iyi ben işgal ederim!” diye Amerika’ya yaltaklanıyor. Hepsi efendilerinin gözde uşağı olmak için yarışıyor.

Burjuva partiler birbirleriyle yarışsalar da ortada bir gerçek var: IMF programının ne menem bir şey olduğunu anlayan emekçiler burjuva siyasetinden de uzaklaşıyor. Bir yandan da burjuvazinin takkesi düşmüş keli görünüyor. Öyle ki bugünkü meclisin «milletin iradesini temsil ettiğini» söylemeye cüret eden bir tek kişi bile yok. Besbelli ki bu kandırmacanın hiçbir inandırıcılığı kalmadığında herkes hemfikir. Bu yüzden, bir yandan hiç de temsili olmayan ve göstermelik bir demokrasiyle bile bağdaşmayan türlü çözümler en olağan çıkış yoluymuş gibi tartışılıyor; burjuva medyada bunların yolu döşeniyor.

Öte yandan da bir seçim rüzgarı estirilmeye başlanıyor. Seçim dönemleri, geniş kitlelerin siyasetle yakından ilgilendikleri dönemlerdir. Burjuvazi yeni bir seçimle kitleleri tekrar burjuva siyasetine yedeklenmek için yararlanmaya çalışacak. Seçim rüzgarı vesilesiyle yaptığını meşrulaştırmanın, kitlelere benimsetmenin yollarını arayacak. Bunu sağlamak da zor olmayacak. Ancak bunun başlıca nedeni ne medya kuruluşlarının güçlü olması, ne siyasi liderlerinin karizması ne de daha ustaca yalanlar üreten demagoji yapan ideologlarıdır. Esas olarak burjuvaziyi teşhir eden ve bu teşhirden örgütlenme doğrultusunda yararlanabilen devrimci bir özne ortada yoktur.

Sosyalist harekette bir beklemecilik hakimdir. Rejimin kriz içinde olduğu iddia edilmektedir. Hatta sürekli olarak emekçilerin yoksullaştığı ve öfkelerinin gün geçtikçe büyüdüğü belirtilmektedir. Bununla birlikte düzenin siyasal bir kriz içerisinde saplandığı, hükümetin hükmedemediği, rejimin bunalımları nedeniyle erken seçime gitmek zorunda kaldığı söylenmektedir. Sosyalist yayınların hemen hepsinde bu tespitler yer alıyor. Ancak bu tespitler daha çok sosyalist hareketin kendi zayıflığını kendi pasifliğini örtmek için kullandığı tespitlerdir. Ama ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın sosyalist hareketin zayıflığı apaçık ortadır.

Bunca yıl devrimcileri marjinal, bitmiş tükenmiş akımlar olarak gösteren yasalcı reformist partilerin foyası meydana çıkmaktadır. Yasal olanakların erdeminden bahseden, komünist, emeğin, aşkın ve devrimin partisini kuranlar büyük siyasi iddialarının kof olduğunu gizleyememektedirler. Düzenin krizine çare olarak aranan reformist seçeneği oluşturacak çapta bile değillerdir. En güçlü seçenek gibi görünen HADEP dahi, burjuva siyasetinde eskiden uyguladığı basıncı uygulayamaz durumdadır. Yasal olanakları ve muhalefet kanallarını kullanarak IMF saldırılarına işçi sınıfı cephesinden bir yanıt verme iddialarına en başta kendileri bile inanamamaktadırlar ve halis burjuva partilerinin un ufak oluşu sayesinde önlerine çıkacak küçük oportünist manevra alanlarına göz dikmektedirler. Küçümsedikleri devrimci örgütleri küçümsemeye de bir çoğunun yüzü kalmamıştır. Şimdi onlardan taze kan alarak yol bulmanın çarelerini aramaktadırlar.

Düzenin krizde olduğunu, çözümün devrimde olduğunu belirtseler dahi devrimci hareketlerde de henüz kan kaybı durmamıştır. Duracağa da pek benzememektedir. Ölüm oruçlarının ardından devrimci muhasebe vermeye yanaşmayan, durumu “zafer çığlıkları” atarak ve göstermelik muhasebelerle atlatmaya çalışan devrimci hareket önümüzdeki seçim döneminde daha büyük savrulmalara gebedir.

Krizden kurtuluş bekleyenler daha çok beklerler. Onlar krizlerin burjuvazinin rahatsızlıklarının tedavisi olduğunu, burjuvazinin atlattığı her krizin emekçilerin bileklerindeki zincirleri bir kat daha sıkılaştırdığını yaşamadan öğrenemiyorlar; öğrendikten kısa süre sonra da unutuyorlar.

Ne olacaksa özgürlüğe giden biricik yolun proleter devriminden geçtiğini bilenler sayesinde olacaktır. Bolşeviklerinki gibi devrimci bir partinin bu devrimin hem koşulu hem de güvencesi olduğunu bilenler sayesinde olacaktır. Komünistlere düşen devrimci parti yolunda yürüyüşlerinde adımlarını sıklaştırmaktır. Bu doğrultudaki girişimlere öncülük etmek, bu sorumluluğun altına girmeye razı ve muktedir olanların örgütlendirilmesini sağlamaktır.

Okur / Yazar Mektupları

Akdeniz’den Bir Köz Okuru (Söyleşi)

Bölgemizde tarımsal uğraşların dışında geçimlerini hayvancılıkla sürdüren, azımsanamayacak bir yörük (göçer) nüfusu var. Bu kesimden biriyle yaptığımız bir söyleşiyi sizlere aktarmak istiyorum:



1- Arkadaş sanırım bu yeşilliğin içinde olup, ciğerlerinize temiz hava çekmek sizleri memnun ediyordur.

2- Yalnız temiz havayla herşey hallolmuyor ki birader.

1- Nasıl yani?

2- Elbet şehirlilere göre bizim bir sürü iyi yönümüz var ama anlardan da bir sürü eksiğimiz var. Mesela TV’miz yok, elektriğimiz yok. Çocuklarımız her gün okumak için, 4 – 5 km. yol yürümek zorunda kalıyor. Yağmuru var, soğuğu var.

1- Pekiyi arkadaş yerleş o halde bir yere, bırak bu işleri...

2- O zaman ben ne yaparım, sekiz boğaz doymak ister, giymek ister. İş yok, ülkenin hali belli. İstemesek de biz bu işi sürdürmek zorundayız.

1- O zaman ne yapacaksın, katlanmak zorunda mısın?

2- Ne yapmalı, nasıl yapmalı ben de bilmiyorum. Ben yıllarca Türklüğümle öğündüm, ülkücü idim, hiçbir seçimde sol partilere oy vermedim. İçim rahattı ama onların hepsi boşmuş, boş.

1- Nasıl, ne demek istiyorsun biraz açıklar mısın?

2- Şöyle anlatayım. Hep derlerdi ki ‘bir Türk dünyaya bedeldir’. Ama gördüm ki aslı öyle değilmiş. 70 milyon insan canımızı dişimize taktık, bir Avrupa Birliği’ne giremedik. Demek ki 1 Türk değil, 70 milyonu Türk de olsa denildiği gibi değilmiş. Artık bu kelime bende anlamını yitirdi. Artık Türklüğümle övünemiyorum.

1- Ya ülkücülüğünle?

2- O da başka bir hikaye. Biz sanıyorduk ki milliyetçiler iktidar olursa yolsuzluklar ortadan kalkacak. Oysa şimdi nerede yolsuzluk varsa altından bir ülkücü çıkıyor, utanıyorum.



1- Biraz açar mısın, anlayamadım?

2- Şöyle diyeyim; biz komünistliği dünyanın en kötü işidir diye öğrendik. Ecevit’i de komünistlerin başı bilirdik. Ecevitle Bahçeli’yi baba – oğul gibi görünce benim ülkücü yanım lekelenmeye başladı. Bize kötüdür dedikleri ‘komünistler’le kucak kucağalar; bakıyorum birçokları çek – senet tahsilcisi olmuşlar, devleti soymak için çete kurmuşlar, nerede pis bir iş var, arkasında mutlaka onların parmağı var. Gerçi öbürleri de ülkücülerden geri kalmıyorlar ama ben ülkesini seven , kötülükle işi olmayanlardan yanayım. Artık ülkücü olmak da beni gururlandırmıyor. İlk işim bıyıkları kesmek oldu.

1- Neden?

2- Neden olacak, bıyıklarım ülkücü olduğumu ele veriyordu. Etrafta alay konusu olmaya başladık. Bilen bilmeyen bizlere “Bahçeli’nin çocukları, Ecevit’in torunları” demeye başladı.  Ne yapayım, ağırıma gidiyordu arkadaş.

1- Anladım; Türklük yanın darbe yemiş, ülkücülük yanınla da aldatılmışsın. Peki şimdi ne yapacaksın, bakarsın yarın seçim olur. Oyunu nereye vermeyi düşünüyorsun? Gerçi kala kala ya dinci bir parti, ya da solcu bir parti kalmış. Ne dersin?

2- Dincilere oy vermem, çünkü orada da kafam bulanık. Din adına neler yapılıyor, az çok haberin var. Dün günah olanın bugün sevap haline geldiği bir din var önümüzde. İstedikleri gibi dini değiştirebiliyorlar, çıkarları gibi fetva geliştiriyorlar. Solculara gelince, hani topal bir adam vardı ya, adını çıkaramadım.

1- Doğu Perinçek mi?

2- Hah, işte o. Onun konuşmaları benim hoşuma gidiyor, oyumu ona verebilirim. Gerçi o da iktidar olamaz ama kötüye verip iktidar kötülüğüne ortak olacağıma iyiye veririm, olmazlarsa olmasınlar, vicdanım bari rahat olur.

1- Arkadaş onun da öbürlerinden pek bir farkı yok. O da öbürleri gibi aynı ağanın çobanı, ağanın emrinden çıkamazlar.

2- Nasıl yani adam çok iyi, dürüst görünüyor ya.

1- Boş ver onları. Sen seni kurtaracak kişiyi aramayı bırak artık. Senin tek kurtarıcın sensin, ezilmeye sömürülmeye karşıysan. Ezene sömürene karşı tek yumruk olarak bütün SEN’ler birleşip yürüdüğün zaman, asıl sen’lerin kurtuluşu o zaman olacaktır.

2- Sen bana devlete karşı mı ol diyorsun?

1- Kötü kimse ona karşı ol, başta devlet de dahil!

2- Haklısın herhalde ama yine de kafam karıştı.

Bir saate varan söyleşiden sonra o arkadaşa bir Köz verdim. Samimi bir şekilde kucaklaşıp, tekrar buluşmak için sözleşerek ayrıldım.



Komünist bir dünya kurmak komünist bir örgütlenmeden geçer!

Yaşasın Komünistlerin Birliği!

Akdeniz’den Bir Komünist

Mahallemizden Deneyim Aktarımı

Mahallemizde dağıtımına aylar önce başladığımız ve şu anda da devam ettiğimiz bültenlerle ilgili bazı deneyimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bülten dağıtmaya başladığımız tarihten birkaç gün önce dağıtımla ilgili gerekli tüm hazırlıkları yapı-yoruz. Bunlar da dağıtımın hangi gün ve saatte, kaç kişiyle ve hangi atölyelere yapılacağı ile ilgili.

Bülten dağıtımını çoğu zaman üçer kişiden oluşan iki grup şeklinde yapıyoruz bununla en kısa sürede ve güvenli bir şekilde dağıtımı gerçekleştirmeyi amaçlıyoruz.

Dağıtıma, kararlaştırdığımız gün bir araya gelip tüm hazırlıkları gözden geçirmekle başlıyoruz. İki kişi atöl-yelere girip bülten dağıtırken, iki kişi de atölye yakınlarında bir yerde etrafı gözetliyor. Bültenin ilk çıktığı dönemlerde ben de etrafı gözetlemekle görevliydim. Daha sonraları dağıtım görevini üstlendim. Dışarıda bekleyip etrafı gözetlemek yerine atölyelere girip işçi arkadaşlarla kısa bir süre de olsa vakit geçirmeyi ve ayrılırken de vedalaşmayı her zaman yeğlerdim.

Dağıtıma başlamadan önce gireceğimiz atölyelerin sırası belirlenmiş oluyor, o sırayı izleyerek dağıtımı gerçekleştirdikten sonra ara sokaklardan giderek göze batmayacak şekilde uzaklaşıyoruz ve daha sonra birbirimizden ayrılıyoruz.

Geçtiğimiz sayıyı da aynı biçimde dağıttık. Bu sayıda gündemimiz işçilerin yoğun olarak ilgilendiklerini bildiğimiz Türkiye-Brezilya maçı ve bu maçın düzen açısından hangi amaçlara hizmet ettiğiydi. Mahallemizde maç saatlerinde atölyeler kapatılmıştı ve işçiler, tabii sonradan fazla mesai ile telafi etmek kaydıyla maç izlemek üzerine evlerine gönderildiler. Bazı atölyelerde de maçı iş yerinde izlediler. Diğer bir konu ise temmuz ayında yapılacak zamlara ilişkindi. Burada da bildiğimiz bazı atölyelerdeki ücretler hakkında somut bilgi vererek farklara dikkat çektik ve ücretleri işçilerin belirlemesi gerektiğini, bunun için de örgütlenmenin şart olduğunu vurguladık.

Bültenlerde, yerelimizdeki atöl-yelerde yaşanan somut olaylardan yola çıkarak atölyelerde çalışan işçilerin sorunlarına karşı birlikte, dayanışma içinde hareket etmeleri gerektiğini vurguluyoruz.

Atölyelerde işçilerin düşük ücretle çalıştırılmaları, mesai ücretlerini zamanında alamamaları, patronların keyfi olarak işçileri işten çıkartmaları, yemeklerin işçi sağlığını tehdit edecek kadar kötü olması gibi sayabileceğimiz birçok olumsuzluğun ortadan kaldırılması için birlikte hareket etmemiz gerektiğini savunuyoruz. Komünistler olarak amaçlarımızın ne olduğunu güncel gelişmeler aracılığıyla ve siyasi çizgimizin işçiler tarafından takip edilmesini sağlamayı amaçlıyoruz.

Özgürlük Savaşan İşçilerle Gelecek!

İstanbul’dan bir komünist

Fabrikamızda Patronun Taktikleri

Bir KÖZ okuru olarak fabrikada yaşadıklarımı sizlerle paylaşmak istedim. İki yıldır çalıştığım fabrikada ilk önceleri birçok şeyin farkında değildik. Örneğin bizim maaşlarımız dolar üzerinden ve biz ilk zamanlarda, alacağımız maaşlar bize cazip göründüğü için çok mesaiye kalıyorduk. Ne sömürüldüğümüzün ne de hiç sosyal hayat yaşamadığımızın farkında değildik. Bu durumdan faydalanan gene patron oluyordu. Yani gereğinden fazla ürün çıkarmaya ve istedikleri gibi işçi alımı-çıkarımı yapmaya başladılar. Fakat daha sonra mesailerin de onlar için zararlı olduğunu anladılar ve daha çok işçi alarak mesaileri kaldırmaya karar verdiler. Fakat daha kötü bir iş yaptılar. Mesailer kalkınca ben fabrikada kademe denen bir şey olduğunun farkına vardım. Biz grup grup çalıştığımız için her grubun başına o gruptan bir işçiyi grup başı yapmaya başladılar. Grup başları biraz daha fazla ücret aldıkları için herkes grup başı olmak için rekabete girmeye başladı. Pat-ron bu sayede istediğini elde etti, yani işçileri birbirine düşürdü. Hatta ben de bu durum yüzünden, grup başı olan bir arkadaşımla tartıştım. Ona bizim işçi olduğumuzu ve birlikte hareket etmemiz gerektiğini söyledim.

Bugünlerde iş yerinde durumlar daha kötü. Şimdi fabrikada iki ayrı grubu birleştirip bu gruplar içinde en çok çalışanı seçiyorlar ve onları daha çok çalıştırıyorlar. Fazla çalışmayanları, yani bu durumdan şikayetçi olanları da işten çıkartmakla tehdit ediyorlar. Fakat şimdi işçiler az da olsa bir şeylerin farkındalar, en azından sömürüldüklerini yavaş yavaş anlıyorlar. Patron da bunun farkında olduğu için geçen günlerde şöyle bir konuşma yaptı: “Dışarıda bu işe muhtaç olan çok fazla işsiz var. Daha iyi çalışmıyorsanız çıkın” diye tehdit etti. Fakat işçiler, biz olmadan bu fabrikanın olmayacağını biliyorlar. Çünkü bizim yaptığımız işi başkasına öğretmesi zaman alır, bu da onu zarara sokar. Biz de bunun farkında olduğumuz için haklarımızı aramaya başladık. Aynı zamanda biz serbest bölgede çalıştığımız için bizim haklarımızı savunacak bir sendika yok. Yani biz haklarımızı kendimiz savunmalıyız. Bunun için de işçiler olarak aynı saflarda örgütlenmeliyiz.

ÖZGÜRLÜK SAVAŞAN İŞÇİLERLE GELECEK!

Köz okuru bir işçi

Emek Göçü

Bölgemizdeki mevsimlik narenciye işçileri her yıl olduğu gibi, yine yoksulluklarıyla geldikleri, umutlarıyla dolu böl- geyi umutsuzluk ve yoksulluklarıyla terkettiler.

Bölgemize her yaz çoğunluğu Kürt olan Hatay’dan, Mersin’den binlerce mevsimlik işçi, yoksulluklarına çözüm aramak için binbir umutla göçmen kuşlar gibi gelirler. Onca güç koşullarda çalışmalarına rağmen, ne umutlarına ne de yoksulluklarına çare bulurlar. Umutla geliş umutsuzlukla dönüşü tamamlar.

Bizler ise ne kadar bu kesimlerle ilişkiliyiz dersek diyelim, yine de bu kesime ne politik ne de siyasal açıdan yeterince yaklaşamıyoruz. Aralarında Köz verdiklerimiz, oturup tartıştıklarımız olmasına rağmen; onları bir siyasal çatı altında örgütleyemedik. Burada başarılı olamamamızın faturasını kendimize çıkarıyorsak da, bunun yanı sıra bu ilişkileri etkileyen, bizden bağımsız bazı etkiler de var.

En önemli etken işsizlik korkusu. Çalıştığı yerde öne çıkmak o şahsın işsiz kalmasına neden oluyor. Buraya geliş amacının sadece ekonomik beklentiler oluşu, yete-rince siyasal bilince sahip olmayışı, verilen veya verilmek istenenleri kolayca almayışları bizi başarısız kılıyor. Fakat bu demek değildir ki biz bu alanda başarılı değiliz, bu alanı bırakalım. Bizler komünist inatçılığımızla bu alanda başarılı olmak için yılmadan mücadelemize devam edeceğiz.

Köleliğin ve sömürünün OLMADIĞI,

Komünist Bir Dünya Kuracağız!

Yaşasın komünistlerin birliği!

Dostça selamlar

Biz Köz Okuyan Kooperatif Bileşenleri Olarak Kendi Aramızda Bir Okur Grubu Kurduk.

Haftanın belli bir günü buluşarak belirlediğimiz konular hakkında konuşuyoruz. Bu konular genelde güncel, siyasal konular ve gazetede çıkan yazılar üzerinde yoğunlaşıyor. Genellikle konuşmalarımızı kendi kişisel düşüncelerimizi ekleyerek zenginleştiriyoruz.

Geçen haftaki buluşmamızda F tipi cezaevleri, Avrupa Birliği ve demokrasi hakkında, kendi fikirlerimizi de beyan ederek konuştuk. En çok da Avrupa Birliği ve demokrasi üzerinde durduk. Bu konuşmaların bizlere çok yararı olduğunu belirtirim. Kişiliğimizin gelişmesine yardımcı oluyor. Hiç bilmediğimiz konular hakkında konuşarak bir şeyler öğreniyoruz, kafamızda birtakım fikirler oluşuyor. Fikirlerimiz netleştiğinde çevremizdeki insanlara daha rahat anlatabiliyoruz. Kooperatifte de bunun üzerine bir panel düzenlemeyi düşünüyoruz. Ve bu da bizlere somut bir kazanım sağlıyor.

Okur grubu kurmak isteyen arkadaşlara tavsiyem ise, konuşmak istedikleri konuyu çok fazla dağıtmadan, mümkünse çok konu seçip yüzeysel konuşmak yerine daha az konu seçip derinlemesine konuşmalarıdır. Bu yararlarına olacaktır.



Bir Köz Okuru

Köz’ü İlk Kez Okudum

Gazetenizi ilk kez okudum ve okur yazar sayfasında işçilere daha çok yer verdiğinizi düşündüm. Bu düşüncemden yola çıkarak iş ye-rinde yaşadıklarımı sizinle paylaşmak istedim.

Beş ay önce çalışmaya başladığım iş yerinde ilk zamanlar iş ortamından da, patrondan da memnundum. Gerçi iş arkadaşlarımdan hala memnunum ama patronların beni neye sürüklediklerini sonradan fark ettim. Zaman geçtikçe patron diğer arkadaşlarla olduğu gibi benimle de sık sık konuşmaya başladı, bu konuşmanın altında başka bir amaç vardı. Patron bana tam yedi yıllık elemanlarını kötülemeye ve diğer arkadaşlar hakkında ileri geri konuşmaya başladı. Fakat ben pat-ronun amacını anladığım için söylediklerine kulak asmadım. Çünkü ben biliyorum ki patron ve işçi aynı sınıfın adamları değil ve eğer ben bir tarafta olacaksam bu işçilerin yanı olur.

Patron bize bazen çok sevecen, canayakın davranmaya çalışıyor. Fakat bizim en ufak hatamızda bize hakaret etmeye ve o çirkin suratını göstermeye başlıyorlar. Bu şekilde işçilerin moralini bozuyorlar ve işçilerin hatalı iş çıkarmalarına sebep oluyorlar. Tabii bunun acısını gene kendi çıkarları doğrultusunda çıkarıyorlar. İş bozuk çıktığı için işçiler doğru iş çıkarana kadar çalışıyorlar, ayrıca bunun parasını almıyorlar. Patronların bu tür numaraları çok fazla çünkü onlar gerçekten örgütlü durumdalar. Biz de bu numaralara kanmamak için onların karşısında, işçi sınıfının saflarında, onlardan daha iyi örgütlenmek zorundayız.



KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA

YA HEP BERABER

YA HİÇBİRİMİZ!

Bir İşçi

Yonca Teknik Basın Açıklaması Nasıl Pasifize Edelidi?

Yonca Tershanesi’nde 15-16 Haziran olaylarının yıldönümü ve Yonca Teknik işçilerinin grev sürecinde olması dolayısıyla 700 kişinin katıldığı bir basın açıklaması yapıldı.

Alınan karara bağlı olarak tersanenin girişinden Y.Teknik’e kadar kısa bir yürüyüş yapıldı.

Diğer tersane işçilerinin istirahat saati göz önüne alınarak saat 12:30’da girişte toplanıldı. Yonca Teknik işçileri ve DİSK’e bağlı gruplar ön saflarda yerini aldı. Alkışlarla başlayan yürüyüşü sloganlar takip etti.

“Sendikasız, sigortasız işçi kalma-yacak, Tersaneye sendika mutlaka girecek, Savaşa savaşa kazanacağız” ve bizim inisiyatifimizle “Özgürlük savaşan işçilerle gelecek” işçilere hitaben de “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları atıldı.

Arkada kalan diğer devrimci gruplardan ise “Çalışan üreten biziz yöneten de biz olacağız.” “Y.Teknik işçileri yalnız değildir” “Yaşasın sınıf dayanışması” “Yaşasın 15-16 Haziran Zaferi” “Direne direne kazanacağız” sloganları atıldı.

Y.Teknik girişine gelindiğinde polis yerini almıştı. İşçilerin ve devrimci grupların tavrı olması gerektiği kadar sert ve doğruydu. Polis hiç yokmuş gibi kapıdan içeri girildi ve ilk etapta polis barikatı üç-dört metre sürüklendi. Polisin işçileri gözaltına alma girişiminde bulunmasıyla ilk anlardaki sertlik, kararlılık kayboldu. Sendikanın araya girmesiyle ve ortamı yumuşatır tarzda konuşmasıyla ile birlikte polisle ortak bir karara varıldı. İçeride birkaç polis arabası dışarıya çıkarıldı ve bu boşluklara kapının dışında kalan grupların girmesine izin verildi. (Bunun nedeni “işçiler biz size iyilik yaptık siz de fazla ilerlemezsiniz!” gibi bir tavırdı.)

Fakat dışarıdaki grupların içeriye girerken korteji bozmaması ve içiçe sıkışarak girmesi ön grupların ilerlemesine neden oldu. Bu sayede ön grup polisin tüm çabalarına rağmen on metreden fazla içeriye girdi. Polis kitlenin kararsızlığını kullanarak işçilerin üstüne yürüdü ve sürekli gözaltına alma girişimlerinde bulundu. DİSK’e bağlı kişiler kitlenin içinde dolaşarak sakin olmaları konusunda tavır koydu.

Bunun sonucu gruplar bir ara susarak pasif bir tutumla yürüyüşü durdurdular. Bu da polisin kendi safını sıklaştırmasını kolaylaştırdı.

Öndeki grubun ilerlemek gibi bir tavrı yoktu. Sendika yetkililerinin “bu kadarı yeter başka zaman daha çok ilerleriz” tavrı eylem havasındaki basın açıklamasının pasifize olmasına neden oldu. DİSK’e bağlı Limter-İş ve Deri-İş sendikalarının ortak basın açıklamasından sonra kitle sessizce dağıldı.

Bu eylem bize bir kez daha şunu gösterdi. Limter-İş’e bağlı işçiler bu döneme kadar örgütlü hareket ettiler. Bu hareketin örgütlü olması ve gücü oranında birçok alanda kendisini göstermesi patronların ve onların kolluk güçlerinin rahatını kaçırıyor. Bunu eylemde de gördük. Eylemin ilk anlarındaki kararlı duruşu gören patronların koşa koşa ve ürke ürke tersaneden ayrılması bunun bir kanıtı. Öte yandan patronların ve kolluk güçlerinin bu örgütlülüğün tersane içinde büyümemesi için elinden geleni ardına koymadığı da son derece açık. En ufak bir örgütlülüğün (bu devrimci bir tarzda ve kararlılıkta ise) büyümesi patronun ve uşaklarının korkulu rüyası olabiliyor.

Bir Köz Okuru İşçi

Irak’a Yönelik Planlar Netleşiyor

Aylardır gündemde olan ABD’nin Irak harekatının tarihi artık üç aşağı beş yukarı kestiriliyor. Emperyalistler Türkiye’nin de içinde olduğu Irak harekatı için son hazırlıklarını yapıyor.

İşgalin hangi aşamalardan geçeceği, hangi ülkelerin maşa olarak kullanılacağı üzerine senaryolar Amerikan ve İngiliz basınına sızmaya başladı bile. Bu senaryolarda Amerikan emperyalizmine bağlı Türkiye, Ürdün, Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Umman gibi bölge ülkelerinin ismi geçiyor. Bu ülkelerdeki üslerin kullanılacağı operasyonun hava saldırılarıyla başlayıp kara kuvvetleriyle destekleneceği söyleniyor. İngiliz The Observer ve Sunday Telegraph gazetelerinde çıkan haberlere göre, ABD Irak’a 2003’ün başlarında, esas olarak Ürdün üzerinden saldıracak, saldırıya İngiltere de 30 bin askerle destek verecek. İngiltere’nin 50 savaş uçağı ile birlikte gemilerinin de bölgeye gönderileceği söyleniyor. Esas sıçrama tahtasının Ürdün olduğu, Ürdün’ün başkenti Amman’a son günlerde yüzlerce Amerikan askeri uzman gelip gittiği söyleniyor. Başka kaynaklara gore ise sıçrama tahtası Türkiye veya Kuveyt olacak.

İngiliz Daily Telegraph gazetesinde açıkça “Bu savaşın ön şartı Türkiye’nin böyle bir harekat için işbirliğine yanaşmasıdır” dedi. Türkiye’nin bir kara harekatı için üs oluşturacağının dile getirildiği haberde Türkiye’nin ABD’ye ekonomik ve siyasi olarak bağlı olduğunun altı çizildi. Türkiye’nin savaşmaktan başka şansı olmadığı ifade edildi. Türkiye’deki hava üslerine büyük iş düşeceği kaydedildi.

  1   2   3   4   5   6


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©anasahife.org 2016
rəhbərliyinə müraciət