Ana səhifə

İyte türk diLİ I (turk 201) ders notlari


Yüklə 251.93 Kb.
səhifə1/4
tarix02.05.2016
ölçüsü251.93 Kb.
  1   2   3   4
İYTE

TÜRK DİLİ I (TURK 201)

DERS NOTLARI*
Türkçenin bir dilbilgisi kitabını okumak, bu dili öğrenmek niyetinde olanlar için bir zevktir. Türlü dilbilgisi kurallarının belirlenmesindeki ustalık, eylem çekimlerindeki düzenlilik, bütün dil yapısındaki saydamlık, kolayca anlaşılabilme niteliği, insan zekâsının dil aracılığı ile beliren üstün gücünü kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır. Türk dilinde her şey saydamdır, apaçıktır.” Max Müller

DİL NEDİR?

Dil, iki bin yılı aşkın bir süreden beri insanı meşgul eden en önemli toplumsal ve düşünsel sorunlardan biri olmuştur. Dil (lat. lingua, Fr. langue, İng. tongue, Alm. zunge, Far. zeban, ar. lisân, Rus. yazık, Fin kieli) çok anlamlı bir kavramdır ve tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Üç işlevi vardır:



  1. iletişim kurma

  2. bilgi aktarma

  3. düşünceyi geliştirme (hatta mümkün kılma)

Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan doğal bir araç, kendisine özgü yasaları olan ve ancak bu yasalar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli anlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş toplumsal bir kurumdur.

  • “Doğal bir iletişim aracı”dır çünkü; doğada olduğu gibi dilin kendi dizgesi içinde de belli kurallar ve yasalar vardır. Doğada denge, bir doğa olayının, bir başka doğa olayının nedeni oluşu gibi ilişkiler, diller için de geçerlidir. Dilde nedensiz değişme olmaz. Değişme nedenlerinin bir bölümü saptanmış bir bölümü ise henüz saptanamamış olabilir. Örneğin omuz sözcüğünün ünlü ile başlayan bir ek aldığında omuzu yerine omzu biçiminin kullanılması Türkçede orta hece vurgusunun zayıf olması, bu nedenle orta hecede bulunan ünlülerin düşme eğilimi göstermesiyle açıklanabilir. Ancak bu dar ünlü düşmesinin neden özellikle insan vücudunun organ adlarında görüldüğü benzer başka bir yapıda (havuç, havcu gibi) ortaya çıkmadığı tartışmalıdır1.

  • “Canlı bir varlık”tır çünkü; dilin canlı olarak değerlendirilmesinin nedeni doğanın bir parçası oluşu ve doğadakine benzer biçimde sürekli değişim ve gelişim içinde olmasıdır.

  • “Gizli anlaşmalar sistemidir” çünkü; sözün başlangıcı ile kaydedilişi arasında çok uzun süre, bilimsel bir düşünüş ve çalışmayla dilin doğuşu olgusunu saptamaya imkan vermez. Bildiğimiz tek şey, aynı dili konuşan insanlar arasında şifreler, kodlar dizgesi olan dilin, izlenebilen değişim ve gelişim süreçlerinin ele alınması ve değerlendirilmesi zorunluluğudur.

  • “Dil toplumsal bir kurumdur” çünkü; toplumun bütün bireyleri düşüncelerini, duygularını dinleyenlere ya da okuyanlara iletmek; dinleyen ya da okuyan da verilmek istenen mesajı almak amacındadır. Bu nedenle dil, toplumu oluşturan bireyler arasındaki en önemli iletişim aracıdır.

Toplumluların uluslaşma süreci içinde mantık, düşünce, felsefe, töre vb. kurumlarla kültürel yapının şekillenmesinde ve bu kurumların ortak payda altında toplanmasında dil birliği hayatî önem taşır.

Dil ile kültür ve uygarlık kavramlarının içerdiği anlamlar arasında sıkı ilişkiler bulunur. Bu ilişkileri ortaya koyabilmek için bu kavramlara da değinmek gerekir.

Ana çizgileriyle kültür, “Bir ulusa özgü maddi ve manevi ürünlerin bütünü” olarak tanımlanabilir. Kültür, ulusaldır. Bir topluluğu ulus yapan özellikler, o topluluğun ulusal kültüründe birleşmiştir. Maddi kültür, mimari, el sanatları, güzel sanatlar; manevi kültür ise dil, din, gelenek, görenek, örf, âdetlerden oluşur. Aslında çoğu zaman iç içe geçen kültür ve uygarlığı birbirinden ayırmak mümkün olmayabilir. Uygarlık, kültürünü ya da kültür, uygarlığını yaratabilir. Maddi ve manevi kültürü besleyen en önemli öğe dildir. Bu nedenle ulusların yaşamında dil vazgeçilemez bir kurumdur. Bu kuruma gereken önemi vermeyen uluslar ulus olma niteliklerini kaybedebilir ve yok olabilir.

Diller ait oldukları toplumlarda kendi özgün koşulları ve gelişim süreçleri içinde farklı görünümlerde varlıklarını sürdürürler. Örneğin Türk dili “bacı” sözcüğü ile geleneksel yaşayış ve toplum yapısının bir görünümü olarak “kız kardeş”ten daha farklı bir kavramsal alan oluşturmuştur.

Her dil, ait olduğu kültürün ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeterlik ve zenginliktedir. Kar ve buz sözcüklerinin bulunmadığı bir Afrika dilini veya çöl, deve sözcüklerinin yer almadığı bir Eskimo dilini, ancak kendi özgün koşulları içinde anlamak gerekir.



Dil bireyi toplumsallaştırır, toplumu da uluslaştırır. Sözcükler, anlamlarını toplumsal yaşamanın ortaya koyduğu gereksinimlerden alır. Örneğin Türkçe “evlenmek” kelimesi kök olarak “çadır” anlamındaki “ebden gelir. Bu da, ayrı bir ev kurmaya dayalı çekirdek aile tipinin bir göstergesi olarak kabul edilir. Aynı şekilde komşu kelimesinin türediği kon- eylemi, atlı-göçebe kültürün bir yansıması olarak bir yere konup konuşu > komşu olanları gösterir. Her dil ait olduğu toplumun dünyaya bakışını yansıtır ve isimlerin nesnelerle ilişkisi kültür tarihinin izlerini taşır.

Uygarlığın sürekli gelişmesi dil ile çok yakından ilişkilidir. Uygarlığın getirdiği yeni kavramları karşılayan doğal olarak bilgiyi elinde bulunduran toplumların, bilimsel bir değerlendirme olmamakla birlikte, zengin ve gelişmiş bir dile sahip oldukları kabul edilir. Kendi bilim dilini oluşturamayan ve geliştiremeyen toplumlar, başka dillerin etkisinden kurtulamaz.

Yabancı ülkelerden alınan her teknoloji ürünü, beraberinde terminolojisini de getirir. Örneğin radyo ve televizyonla birlikte “anten, kanal, dijital, frekans, sinyal, bant, video, kaset, tuş, decoder, ekran” vb. terimler Türkçeye girmiş ve yerleşmiştir. Bu olgu bir süre sonra toplumsal bir soruna dönüşebilir; yurttaş duyarlılığının geliştirilememesi, ilgililerin ivedi önlemler almaması durumunda, dilde büyük bir yozlaşma ve başkalaşma meydana gelebilir.

Dil anlatım gücü bakımından yeterince genişlik, derinlik ve olgunluk kazanamamışsa, insanın iç dünyasındaki pek çok değer aktarılma imkânından yoksun kalır. Bu bakımdan, dil zenginliğinin ve mükemmelliğinin, dil-düşünce bağlantısı açısından çok büyük bir değeri vardır. Kavram geliştirme ve dilin etkin kullanımı, yaratıcı düşünme sürecinde de önemli zihinsel göstergelerdir (parametre).

Dilin bütün yönleriyle etkili ve yetkin bir biçimde kullanılamadığı, yani dilin mükemmelliğe ulaşamadığı yazılı ve sözlü iletişim alanlarında, yaratıcı düşünceden de söz etmek mümkün değildir.



  • Dil; cinsiyetle, fiziksel ve psikolojik kimlikle ilişkilidir.

Cinsiyet ayrımını ortaya çıkaran en önemli göstergelerden biri fonetik farklılıklardır. Bu durum fizyolojik farlılıktan kaynaklanmaktadır. Diğer taraftan kimi dillerde kadın ve erkek konuşmaları arasında sözcükler, söyleyişteki kalıplar vb. öğeler arasında belirgin farklar vardır. Örneğin Türkçede “ayol” sözcüğü kadınlara özgü bir “leksik” malzemedir. Aynı şekilde kadınlar, ünlemleri erkeklere oranla daha fazla kullanır.
DİLİN DOĞUŞU

Her bilim, birisinin çıkıp her gün karşılaşılan ve olağan bir şeye şaşmasıyla başlar. Cisimle tutulmayınca neden yere düşer? Ağaçlar niçin yeşildir? İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler neden kendilerini doğuranlara çoğu kere o kadar benzer ve onlardan yine de tamamen farklıdır? Bu gibi sorulara cevap bulma denemeleri ya yepyeni bilimlere yol açmış ya da mevcut bilimleri yepyeni yollara sevk etmiştir. Elbette sadece şaşmakla bitmez bu iş. Soruyu soran “Tanrı öyle yapmış.” veya “Eski çağlardaki tesadüf bir olay, bütün çağlar için geçerli örneği oluşturmuştur.” cinsinden cevaplarla kolayca tatmin olursa veya “Böyle sorular sormak günahtır, suçtur.” yahut “İnsan aklı bunları kavrayamaz.” cinsinden ihtarlar karşısında ürkerse, sonuçta şu olur, bu olur; ama ortaya bilim çıkmaz. Bilim ancak insanların dış gerçeklikteki görüntülere büyük ilgi duymasıyla ortaya çıkar.

Dil bilimini doğuracak şaşma olayının başlangıcında, insanların nasıl olup da konuşabildiği sorusu bulunmuyordu; bu gayet tabiî bir şey olarak görülüyordu. Yeryüzünün çeşitli yerlerinde ve birbirinden tamamen habersiz olarak bazı insanlar, nesnelerin isimlerinin neden öyle olduğunu sordular. Yani insanları hayrete düşüren nesnelerin isimleri oluşu değil, o nesnelerin neden o söz konusu ismi taşıdığı, kadına neden “kadın”, kaşığa neden “kaşık” dendiğiydi. Bu konuda da mitte başka soruları daha başlangıçta lüzumsuz kılacak bir cevap hazırdı: Nesneler bu isimleri taşıyordu; çünkü ilk insan Tanrı’nın verdiği görev ve yetki ile onları öyle isimlendirmişti. Başka bir yerde ataların bilgelikleriyle nesnelere isimlerini verdikleri söylenir. Fakat bunların yanında bu ilk isimlendirmelere yol açan sebepler konusunda ilk araştırma denemelerini görürüz. Hz. Âdem kadına ischa (İbranice kadın) adını verir; çünkü onun kendisinden, yani erkekten (İbr. isch) çıktığını sezmiş ve hissetmiştir. İki nesne arasındaki ilişki, nesnenin kökeni ve görevi hakkında bir şeyler söylemeyi mümkün kılan böyle türetmelere, böylece insanların dil konusunda düşünmeye başladığına her yerde rastlanır.

“Dil nasıl doğmuştur?” “Diller bir kaynaktan mı, başka başka kaynaklardan mı çıkmıştır?” gibi sorular pek çok dilciyi, felsefeciyi, toplumbilimciyi tarih boyunca yakından ilgilendirmiştir. Bu konularda araştırmalar yapılmış olmasına karşın bugüne değin hemen hiçbir kuram, dilin doğuşunu ve kaynağını tam olarak açıklayamamıştır. Bu kuramlardan biri yeryüzündeki bütün dillerin tek bir dilden doğduğunu savunan monogenist teori diğeri ise dillerin farklı kaynaklardan doğmuş olabileceğini ileri süren poligenist teoridir.



1. Dillerin Doğuşu Konusunda Efsanevî/Mitolojik Yorumlar:

a. Çin efsanelerine göre bir su kaplumbağası, sırtındaki şekillerde yazının esrarını taşıyarak imparatorun önüne gelir ve ona yazıyı öğretir.

b. Babilliler, yarı insan yarı balık görünümündeki bir deniz canavarının denizden çıkarak kendilerine yazıyı öğrettiğine inanırlarmış.

c. Eski Mısır’da Baştanrı Ra’nın isteklerini, kendi dili ve habercisi olan Tanrı Tot aracılığıyla gerçekleştirdiğine inanılır, Tanrı Tot canlı ya da cansız bir şeyin adını söylemedikçe, o şey var olamazdı.

Heredot’un bildirdiğine göre eski Mısırlılar tarafından dil olgusunu araştırmak amacıyla M.Ö. 7. yy.da bir deney yapılmıştır. Kral Psammetichos’un emriyle yeni doğmuş iki bebek iki yıl insanlardan soyutlanmış, yanlarında hiç konuşulmadığı halde iki yıl sonra bebeklerin bekos sözünü söyledikleri görülmüş. Mısırcada yer almayan bu sözün Frigya dilinde yer aldığı, ekmek anlamına geldiği anlaşılmış. Bu da deneye göre Frigcenin eski dil olduğunu gösterir, başka deneylere göre ise Mısırca en eski dil olmalıdır.

2. Dillerin Doğuşu Konusundaki Dinî Yorumlar:

İlahî dinler Hazreti Âdem’in dünyaya dil ile donanmış olarak gönderildiğini bildirmektedir. Buna göre dil, Tanrı iradesinin bir yansıması, insan ruhunun özüdür. İnsanı insan yapan dil olduğuna göre, insan dili yapmış olamaz. Dil insanı aşan, kendi başına var olan bir varlıktır.

İncil’e göre Tanrı, Babil Kulesi’ni yaparak kendisiyle boy ölçüşen insanoğlunu cezalandırmak üzere farklı diller yaratarak birbirini anlamaz hale getirmiştir. (bkz. Umberto Eco, Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışları, Afa Yay.)

Ve Yehova ‘Bunların hepsi tek kavim’ dedi. Konuştukları dil aynı, girişecekleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. Gelin de toprağa inelim. Dillerini ayıralım şunların. Birbirlerini anlamaz olsunlar.”

Tevrat’taki bu sözler dillerin çeşitlenmesi konusunda bir görüş ortaya koymaktadır. Bu görüşü şu bilgilerle tamamlamak gerekir: Nuh Tufanı’ndan önce tek bir kavim, tek bir dil vardı. Nemrut Tanrılık iddiasıyla Babil Kulesi’ni gökyüzüne doğru yükseltince, tufan koptu… Babil’den kaçan insanlar birbirlerini tanımaz bir halde dünyanın dört yanına dağıldılar. Her bir grup bulunduğu yerde kendine has bir dille konuşmaya başladı; böylece ilk dil farklılaşmaları ortaya çıktı. Yine Tevrat’ta Tanrı’nın canlılara isim vermek için Âdem’i görevlendirdiği ve Âdem’in adlandırışına göre her varlığın bir ismi olduğu kaydedilmektedir. Bu ayrıntı, daha sonra gelmiş bulunan İncil ve Kuran’da da yer almaktadır.

3. Dillerin Doğuşu Konusundaki Felsefî Yorumlar:

“Dilin ne olduğu sorunuyla uğraşmak kendisi de dile dayanan bir faaliyet alanı olan felsefe için kaçınılmaz bir sonuçtur. Nitekim “dildeki kelimeler ile bunların gösterdiği nesneler (kavramlar) arasındaki bağlantı doğuştan mı gelmektedir, yoksa bu ilişki insanlar tarafından mı kurulmuştur?” sorusu, Sokrates’ten önceki dönemlerde Grek filozoflarının kafa yorduğu önemli konulardan biriydi.

Herakleitos’a göre (M.Ö. 6. yy.) dil, tabiatta var olan düzenin bir uzantısı olarak ortaya çıkmış tabiî bir sistemdir. Dolayısıyla dilin kelimeleri de doğuştan ve tabiî bir özellik taşımaktadır. Herakleitos’un zıddı bir görüş taşıyan Demokritos’a göre ise kelimeler belki başlangıçta tabiattaki diğer varlıklar gibi kendiliğinden idiler; fakat sonraları bu özellik kaybolmuş ve bugünkü değeri ile kelimeler, insanlar arasında karşılıklı anlaşmanın bir ürünü olmuştur.

Sokrates döneminde gramerci bir yaklaşım da ortaya çıkar. Aristoteles de “Poetika” adlı eserinde gramer çalışmalarına bir kesinlik getirmiş ve kelimeleri sınıflandırmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan Sofistler dili pratik amaçlarla incelemeye başlarlar. Hedef etkileyici bir konuşmanın kurallarını belirlemek ve hitabet açısından bir üstünlük sağlamaktır. Gramer çalışmalarının yoğunlaşmasıyla birlikte dil ile ilgili faaliyetler felsefeciler arasında soyut bir tartışma alanı olmaktan uzaklaşmıştır.



4. Dillerin Doğuşu Konusunda Bilimsel Kuramlar:

a. Yansıma Kuramı: Bu kuram dildeki ilk kelimeler canlı/cansız varlıkların çıkardığı seslerin taklidinden doğmuştur anlayışına dayanır: horul horul, çatır çatır, mışıl mışıl gibi.

Alm. kuckuck “guguk kuşu”/gurren “gur etmek” (güvercinler için) vs. doğal ses ilişkisi dışında başka sebepler de vardır: Mesala köpek kelimesi her dilde farklıdır: Tür. köpek, İng. dog, Ar. kelb gibi.



b. Ünlem Kuramı: Bu anlayışa göre dış etkiler karşısındaki tepkilerini anlatmak için insanların çıkardığı ilk sesler dildeki ilk kelimeleri oluşturmuştur: Of-lamak, in-lemek gibi

c. Doğuştanlık Kuramı: İnsanda doğuştan bir dil kurabilme gücü bulunduğu, dolayısıyla anlaşma ile ilgili bütün faaliyetlerin (konuşma, yazma, anlama) beynin bir işlevi olduğu görüşü, günümüze yaklaşıldıkça yaygınlık kazanan ve giderek bilimsel verilerle doğrulanan bir görüştür.

***


Güneş Dil Teorisi: Bütün dillerin aslında Türkçeden doğmuş olduğunu iddia eden monogenist bir teoridir.

Türkçenin söz varlığını, başta Arapça ve Farsça olmak üzere yabancı dillerden geçen kelimelerden arındırarak özleştirme hareketi, diğer bir deyişle “Dil İnkılâbı”, Tanzimât ile başlar ve bilhassâ Cumhuriyet ilan edildikten sonra Atatürk’ün özverili çalışmalarıyla hızlı bir şekilde devam eder. Başlatılan bu hareket, sadece yabancı dillerden geçen aykırı söz varlığını değil, yine yabancı dillerin etkisiyle gelişen ve Türkçenin yapısına uygun olmayan birtakım dil bilgisi kurallarını da tasfiye amacı taşımaktaydı; fakat bu tasfiye işlemi çok ileri boyutlara ulaşmış ve dili özleştirme çabası, içinden çıkılamayacak bir hâl almıştı. Öyle ki, özleştirilmeye çalışılan yeni dil ile anlaşabilmek eskisine göre çok daha zor olmaya başlamıştı.

Bu durumu gören Mustafa Kemal Atatürk, Avusturyalı Türkolog Phill H. Kvergiç'in hazırladığı ve 41 sayfadan oluşan "La Psychologie de Quelques Éléments des Langues Turques" (Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi)1 adlı çalışmayı inceler, sonrasında bu çalışmayı Abdülkadir İnan, Naim Nazım ve Hasan Reşit gibi bilim adamlarından oluşan bir dil heyetine gönderir. Heyetin yaptığı çalışmalar sonucunda “Güneş Dil Teorisi” fikri ortaya çıkar. Teorinin amacı, yeryüzündeki en eski dilin Türkçe olduğunu ve diğer dillerin de Türkçeden türediğini ortaya koymaktır. Bir diğeri de aşırı özleştirmecilikten vazgeçmek, millet, mühim, sabah, devir, hâtıra, defa, ümit, kuvvet vb. kelimelerin dilde kalmasını sağmak, aynı zamanda Avrupalı tarihçilerin Türkleri aşağılamasına yanıt olarak "Türk dili, taş ve maden devrinde kültür kelimelerini göç yolu ile yeryüzündeki dillere yayan kadim büyük bir kültür dilidir.” mesajını vermekti. Teori, 3. Dil Kurultayında yabancı dil bilimcilere de sunulur; fakat pek çok dil bilimci bu teorinin gerçeklik taşımadığını belirtir ve teoriyi savunmaz.

Yeryüzündeki tüm dillerin “güneş” kelimesinden türediğini savunan Güneş Dil Teorisi; aydınlatma, ısıtma ve yükselme vasıfları dolayısıyla güneşin tüm toplumlar için hayatî derecede önemi olduğunu vurgular. Kendisine kutsiyet atfedilen güneşin aydınlatma özelliği yeryüzünün görülebilir hâle gelmesini ve yaşamın gerçekleşebilmesini sağlarken, ısıtma özelliği yaşamın devamını getirir. Yükselme özelliği ise gücü ve kudreti temsil eder. Her şeyin kaynağı odur ve uzaklık, büyüklük, yükseklik gibi erdemler onda toplanır. Tüm bu özelliklerinden dolayı güneş, bütün toplumlar tarafından önemli kabul edilir ve insanların güneşe bu kadar önem vermesi, onun, en kolay şekilde ifâde edilebilen a sesiyle karşılanmasına sebep olur.

Güneş Dil Teorisi'nde, bilinçli olarak türetilen ilk ses olan a ile birlikte bir ğ sesinin de söylendiği, bu sesin ise sadece Türkçede bulunduğu, dolayısıyla ortaya çıkan ilk kelime olan “ağ”ın Türkçe kökenli olduğu vurgulanır. Yine a sesinden sonra b, m, p, t, y, g, k, h ve u seslerinin gelebileceği de teoride belirtilmektedir. 72 adet birincil derece temel kök meydana getiren 8 sessiz harf, 8 ünlü ile birleştiğinde de 88 adet ikincil temel kök oluşturur. Bu sayede toplamda 168 temel kök ortaya çıkar. Teori, bu dayanaklar ile “güneş” sözünün Türkçe olduğunu kanıtlamaya çalışır. Ayrıca, Arapça “şems” sözünün de “güneş”in değişik bir varyantı olduğu fikri teoride yer alır

bitki > botanik

soy > sosyal

ter > termal

yaltırık > ıltırık/yıltırık > elektrik

a sesinin zaman içinde e, ı, i, o, ö, u ve ü seslerine dönüştüğünü, dolayısıyla bugün kullanmakta olduğumuz sesli harflerin hepsinin a sesinin değişik biçimi olduğunu belirten teoriye göre, yaygın olarak kullanılan diğer temel kelimeler de "ağ"dan türemiştir.

Yapılan tüm bu çalışmalara rağmen Güneş Dil Teorisi beklenilen ilgiyi bulamaz ve Atatürk'ün vefatından sonra bir daha üzerinde herhangi bir çalışma yapılmaz. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde konuyla ilgili olarak ders veren İbrahim Necmi Dilmen, “Güneş öldükten sonra onun teorisi mi kalır?” diyerek, Atatürk'ün ölümünden sonra bu teoriyle ilgili çalışmaların sona ermesinin sebebini açıklar.


DİLİ BİLİMSEL OLARAK ELE ALMANIN GEREKLİLİĞİ

Matematik nasıl bütün fen bilimleri için temel bilim ise dil bilimi de aynı anlamda bütün sosyal bilimler için temel bilimdir.

Bilgi birikimi ancak dille gerçekleşebilir ve aktarılabilir. Ülkelerin çeşitli alanlardaki geri kalmışlıklarının nedenlerinden biri de uygarlığın ve teknolojinin gelişmelerini yansıtacak, aktaracak kavramları oluşturamamaktır. İlgili kavramlar oluşturulmadan, geliştirilmeden bilgiyi üretme, aktarma ve yenileme olanağı yoktur.

İnsana ilişkin tüm maddi ve manevi değerler, çeşitli bilimlerin inceleme alanı içine girer. Ana dili ve yabancı dil öğretiminin daha etkin bir biçimde yapılabilmesi için dil biliminin verilerinden yararlanılabilir. Herhangi bir dilin başka dillere oranla zengin ya da fakir, ilkel yahut gelişmiş olduğunu, “Türkçenin lastik gibi her yana çekilebildiği” gibi yaygın yanlışların bilimsel yol ve yöntemlerle telafisi için dil biliminin bulgularından faydalanılmalıdır. Dilin bilimsel olarak incelenmesi, pratikte şu yararları sağlayabilir:

a. Planlı ve etkili anlatım becerisinin alt yapısını oluşturma,

b. Ulusal birliğin korunmasında dil birliğinin önemini kavrama,

c. İnsan dillerini birbirinden ayırmadan nesnel olarak değerlendirebilme,

d. Dilin çalışma dizgesini kavrayarak özgüveni geliştirme,

e. Dilin görünümleri arasındaki farkları kavrayarak standart ve uygun dili kullanma,

f. Dilin kullanımındaki doğru ve yanlış arasındaki ayrımı bilimsel olarak ortaya koyabilme,

g. Yabancı dil öğrenimine ya da yabancı dil öğretimine katkı sağlama,

h. İnsan topluluklarının tarihsel, sosyal vb. gelişimlerindeki süreçleri, olguları belirleme, tanımlamaya yardımcı olur. Doğanın ve doğanın bir parçası olan insanın gizlerini ortaya çıkarma, eldeki bulguları da yine insanın hizmetine sunma işlevini yerine getirir.


DİL BİLİMİ VE DİL BİLGİSİ

Dil bilimi ve dil bilgisi çoğu zaman birbiriyle karıştırılan terimlerdir. Dil bilgisi daha sınırlı ve pratik amaçlar güden inceleme alanıdır. Dilin kabul edilen ölçütler içinde daha iyi kullanılmasını amaçlar. Dil bilimine oranla ‘tutucu’, ‘kuralcı’ ve ‘geleneğe bağlı’ bir nitelik taşır. Dil biliminde ise doğruluk, kuralcılık ve düzeltme değil; var olan nesnel gerçeğin evrensel geçerlilik çerçevesinde ele alınması amaçlanır.


Gramer sözcüğü köken bakımından Grekçe yazma anlamındaki gramma biçiminden Fransızca grammaire aracılığıyla Türkçeye girmiş ve dil bilgisi terimi ile karşılanmıştır. Dil bilgisi genel anlamıyla öğrenim kurumlarının çeşitli aşamalarında dilin seslerini, sözcük yapılarını, anlamlarını, kökenlerini, cümle kuruluşlarını ve bütün bunlarla ilgili kuralları inceleyen bilgi dalıdır.

Eski Yunan geleneğinde dil bilgisi, felsefenin bir dalı olarak yazma sanatı; Orta çağlarda da salt doğru yazma, doğru konuşma, dil kurallarına uyma şeklinde algılanmıştır. Bugünün geleneksel gramerleri de büyük ölçüde geçmiş dönemlerin çalışmalarına bağlıdır. Eflatun gibi felsefecilerin Eski Yunanca kimi sözcükler için yaptığı köken bilgisi denemeleri, geleneksel dil bilgisinin habercisidir. Aynı yöntem Romalı dil bilginleri tarafından M.S. 6. yy.da Latinceye uyarlanmıştır. Yeniçağdan sonra coğrafî keşifler, ülkeler arasında ticaretin gelişmesi vb. sonucunda başlayan küreselleşme Latince ve Yunancanın dışında çok farklı dillerin de bulunduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu geleneksel dil bilgisiyle uğraşanlar için bir dönüm noktasıdır.

Modern dil biliminin başlangıcı, Hinduların Latincesi olarak da tanımlanan Sanskritçenin 18. yy.da keşfi sayılabilir. O dönem İngiliz sömürgesi altında bulunan Hindistan’da kullanılan Sanskritçenin Sir William Jones tarafından Yunanca ile şaşırtıcı benzerliğinin saptanması Hint Avrupa dil ailesinin keşfinin de temelini atmıştır.

Yunanca, Latince, Sanskritçe, Germen ve Kelt dilleri arasındaki benzerlikler binlerle ifade ediliyor ve söz konusu diller birbirlerinden çok uzak coğrafyalarda kullanılıyorlardı.. peder-father-pater-pitar “baba”, İng. two, İsp. dos, Fr. deux “iki”, Sans. padas, yun. podos, Lat. pedis “ayak” gibi pek çok benzerliğin rastlantı ya da etkileşimle açıklanamayacağı ortadaydı, bu durumda tek mantıklı açıklama bu dillerin ortak bir ana dilin uzantıları oluşuydu.

Dil bilimi (lengüistik) ise kurallara uygun yazma ve konuşma üzerinde durmaz, doğası gereği kuralcı değil betimleyicidir. Dil bilimi başka bilimlerle de işbirliği içindedir: tarihsel dil bilim, toplumsal dil bilim (sosyolengüistik), ruhsal dil bilim (psikolengüistik), bilgisayar dil bilimi gibi. Dil bilimi dilin kendisini inceleme konusu yapmıştır.

Geleneksel dil bilgisiyle betimleyici yoruma bir örnek:



Geleneksel dil bilgisi:

  • Dağ, bağ, yağ gibi sözcüklerin [ya:], [ba:], [da:] biçiminde söylenmesi yanlıştır.

  • tohtur söyleyişi kaba ve yanlıştır, sözcük doktor biçiminde söylenmelidir.

Betimleyici yorum:

  • Yarı ünlü olan ğ sesi niteliğini yitirirken kendisinden önceki ünlüyü de uzatmıştır.

  • Fransızca kökenli doktor, Anadolu ağızlarında söz içindeki (q) nın, genel kural olarak sızıcılaşması, söz başındaki d’nin t ve h (x) ünsüzlerinin gerileyici etkisiyle sertleşmesi (ötümsüzleşmesi) ve son olarak dudak uyumu sonucunda o-o şemasının o-u şeklinde gelişmesiyle tohtur biçimini almıştır.

Dil bilimi dil bilgisini gereksiz hale getirmedi; ancak onu derinden etkiledi. Modern dil bilgisi her şeyden önce yaşayan dilin gerçek durumu, az çok geçmişi ve gelişme yönleri hakkında bilgiler verme görevini üzerine aldı ve dil biliminin ve pozitif bilimlerin yöntemlerine uydu. Günümüzde de normatif bilgi olma işlevini sürdürmekle beraber eski fetvacılığını bırakmıştır.
  1   2   3   4


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©anasahife.org 2016
rəhbərliyinə müraciət