Ana səhifə

Ankara barosu & ankara barosu gezi kulüBÜ nasuh mahruki İle söyleşİ ve dia gösteriSİ 02. 04. 2009 & Av. H. Argun bozkurt


Yüklə 122.08 Kb.
səhifə1/2
tarix08.05.2016
ölçüsü122.08 Kb.
  1   2


ANKARA BAROSU

&

ANKARA BAROSU GEZİ KULÜBÜ

NASUH MAHRUKİ İLE SÖYLEŞİ VE DİA GÖSTERİSİ

02.04.2009

-----&----

Av. H. ARGUN BOZKURT- Değerli konuklar, saygıdeğer meslektaşlarım; Ankara Barosu Gezi Kulübünün, Ankara Barosu Başkanlığının inisiyatifiyle düzenlediği toplantıya hoş geldiniz.

Bugün aramızda bir konuğumuz var, Nasuh Mahruki. Arzu ederseniz onu çağırmadan önce kendisi hakkında bir bilgi vermek istiyorum. Gerçi hepimiz Sayın Nasuh Mahruki’yi çok iyi tanıyoruz, ama bilgilerimizi tazelemekte de yarar görüyorum. Nasuh Mahruki 21 Mayıs 1968 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Çeşitli okullarda okuduktan sonra Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesinden mezun olmuştur. Üniversite yıllarında, yani 1988 yılından itibaren Bilkent Üniversitesi Doğa Sporları Topluluğunda yer alarak, giderek bir yaşam biçimi haline gelecek doğa sporlarında yol almaya başlamıştır. Nasuh Mahruki 1992 yılından günümüze değin birçok ulusal ve uluslararası düzeyde başarılar elde etmiş bir sporcudur. Ülkemizin bir kazancı, bizlerin örnek alması gereken, birçoğumuzun da örnek aldığı bir kişi olmuştur. İsterseniz Nasuh Mahruki’nin başarılarının bazılarına bir göz atalım.

1992-1994 yıllarında Türkiye’nin en başarılı dağcısı, 1994 yılında Sovyet Asya’nın en yüksek 5 dağına tırmanmasından dolayı Kar Leoparı, 1995 yılında Everest Dağı’na tırmanan ilk Türk ve dünyanın ilk Müslüman dağcısı. 1996 yılında Camel Tropy Türk takımıyla yarattığı takım ruhundan dolayı dünya ikincisi, 1996 yılında dünyanın 7 kıtasının her birinin en yüksek dağına tırmanan en genç dağcı, 1997 yılında 8 201 metrelik -eğer yanlış telaffuz ediyorsam üstadım doğrusunu söyleyecektir- Cho Oyu Dağı’na tırmanışıyla Türkiye’nin en yüksek solo tırmanışçısı, 1998 yılında 8516 metrelik Lhotse Dağı’na oksijensiz olarak yaptığı tırmanışla Türkiye’nin en yüksek oksijensiz tırmanışını gerçekleştiren, 2000 yılında dünyanın 2. en yüksek dağı olan K2’ye tırmanan, bugün 7’si hayatta olmayan ilk 29 dağcıdan biri.

2000 yılından günümüze değin, Arama Kurtarma Derneği, kısa adıyla AKUT’’un kurucu üyeliği, Sualtı Araştırmaları Derneğinin kurucu üyeliği ve Gezginler Kulübü üyeliği gibi toplumsal ve sportif yönü ağır basan dernek üyelikleri, gazetelerde köşe yazarlığı, televizyon programcılığı ve kitap yazarlığı, elde ettiği başarı, unvan, uğraş ve ödüllerden burada sayabildiklerimiz olmuştur.

Nasuh Mahruki imrenilecek bir kudrettir, kutlanması gereken bir karakter, kazanılması gereken bir yürektir. Dünyanın en yüksek dağı Everest’e çıkan ilk Türk olan Nasuh Mahruki, insanoğlunun keşif, başarı, tutku, kararlılık ve inanç dolu serüvenlerini gerçekleştirmiş bir kişidir. Kendisini bir doğa sporcusu ve âşığı olarak tanımlayan, mağaraların derinliklerinden yüksek doruklara uzanan sessiz, alkışsız dünyasında, hem yeryüzünü, hem de kendi iç yüzünü alışılmadık açılardan görmeyi deneyip başaran, aynı zamanda pek çok esere imza atmış önemli bir insandır. “Bir Dağcının Güncesi” adlı yaşantı türündeki kitabında, daha ilk sayfalarda babasına şöyle seslenir: “Babama; her şey için, bir de beni bu tutkudan, kendisini de meraktan kurtarmak için zaman zaman ben uyurken bacağımı kırmayı aklından geçirdiği halde bunu yapmadığı için…” Mizah doludur bu sözler, ama bir dolu başka anlamlar, mesajlar da içerir.

Nasuh Mahruki’nin kitaplarında zirvelere, coğrafyalara, kültürlere, insana ve yaşama dair düşünceleri vardır. Aynı zamanda kendi objektifinden fotoğraflar da yer alır. Nasuh Mahruki’nin kitaplarında kendine ve dünyaya doğru yaptığı keyifli yolculukları görebiliriz.

Sayın Nasuh Mahruki “Yeryüzü Güncesi” Kitabında şöyle der: “Kelimelerle kendimi çok daha rahat ifade edebildiğimi fark ettiğim andan itibaren yazmak, en az tırmanmak kadar doğal bir eylem oldu benim için. Nasıl tırmandıkça, gezdikçe, okudukça öğreniyorsam, aynı şekilde yazarken de öğrenebildiğimi gördüm ki, öğrenmek benim en büyük mutluluklarımdan biridir.”

Yine Nasuh Mahruki bir yazısında şunu temenni eder: “Dilerim tüm dağcılar, omuzlarından dökülen beyaz saçlarına aynada bakabilirler.” Sayın Mahruki, size uzayıp bembeyaz olacak saçlarınızla nice uzun yıllar yaşamanızı diliyoruz.

Buyurun Sayın Nasuh Mahruki.

NASUH MAHRUKİ- Merhaba, bu güzel giriş için Argun Beye çok teşekkür ederim. Gerçekten çok keyifli, çok hoş, orijinal bir giriş oldu.

Size 2 grup halinde fotoğraf getirdim. Bu fotoğrafların birinci grubunda dağlarla, dağcılıkla, tırmanışla ilgili fotoğraflar izleyeceksiniz. İkinci grubunda da bu dağcılık serüveni sayesinde tanıma fırsatı bulduğum, gezme fırsatı bulduğum kültürlerle, coğrafyalarla ilgili görüntüler olacak.

İlk fotoğraf bu; çünkü bundan sora izleyeceğiniz karelerde ben olmayacağım, benim objektifimden çıkan fotoğraflar olacak. Dolayısıyla, bunların hangi şartlar altında çekildiği hakkında size bir fikir vermek amacıyla böyle bir fotoğraf koydum. Fotoğrafların üzerinde zaten sohbet etmek imkânımız da olacak. Ben elimden geldiği kadarıyla bilgi aktarmaya çalışacağım. Merak ettiğiniz bir şey olursa fotoğrafın üzerinde, hemen sorabilirsiniz. Bittikten sonra kalan vaktimizde zaten interaktif soru cevaplı, sizin de yorumlarınızla, katkılarınızla bir bölüm yapabiliriz. Ama, dediğim gibi, fotoğrafın üzerinde de hemen sesinizi oradan yükseltip sorabilirsiniz.

Bir de 6 tane kitabım var, biraz önce Argun Beyin bahsettiği. Son iki kitabı getirdim buraya, “Yeryüzü Güncesi”yle “Vatan Lafla Değil, Eylemle Sevilir”i, isterseniz onlardan da edinebilirsiniz. Yazmak tabii çok farklı bir serüven, fakat yazmayı şu anlamda çok değerli buluyorum: Yaşamak, eğer yaşadığınız şeylerin bir değeri ve anlamı varsa, bunu paylaşmak lazım. Aksi takdirde söz uçar, yazı kalır; bir tek siz bilirsiniz, yakın çevreniz bilir, sizden sonra da unutulur, yok olur, gider. O yüzden bir şey ürettiğini, bir şey yaptığını, bir şey başardığını düşünen, hisseden ve bunun da bir anlamı ve değeri olduğunu hisseden herkese yazmasını öneririm. Dediğim gibi, söz uçar yazı kalır, bu anlamda yazmayı çok değerli buluyorum.

Önce dağcılıkla, dağ fotoğraflarıyla başlamak istiyorum.

Solda gördüğünüz kütle Everest Dağı, dünyanın en yüksek dağı. Bu çok hoş bir fotoğraftı aslına bakarsanız, çünkü Everest’i normalde görebileceğiniz bir açı değil bu. Bu açı, sadece dünyanın 6. yüksek dağı Cho Oyu Dağı’nın zirvesinden görülen bir açı. O tırmanışı yaptığınız takdirde Everest’i, Lhotse’yi ve Nhupse’yi, bu 3 dağı yan yana bu şekilde görebiliyorsunuz. Kuzey tarafı görülüyor Everest’in. Burası kuzey geçidi diye geçen yer, şurası da kuzey sırtı. Kuzeydoğu sırtı, kuzeydoğu sırtı bu; şu uzun sırt, kuzeydoğu sırtı. Benim 1995’te Everest’e tırmandığım rota, kuzey sırtı, kuzeydoğu sırtı rotasıydı. Everest’in güney rotası bu taraftan geçiyor, bunun arkasından kalıyor, göremiyoruz şimdi. Bu da Lhotse Dağı, Lhotse Dağı’na da 1998 yılında tırmandım. Bu zor 8 binliklerden biri, bu yüzden tırmanılıyor.

Bu yine Everest, ama bu Everest’in güneyden görünümü. Klasik rotası bu Everest Dağı’nın. İlk olarak 1953 yılında Edmund Hillary ve Tenzing Norgay tarafından tırmanıldığı rota bu, bu sırt hattından tırmanılıyor zirveye. Şu aşağılardan bir yerlerden geliniyor.

Bu yine Everest’in çok klasik, genel bir fotoğrafı, birçok yerde görebilirsiniz. Kala Pattar diye 5 600 metrelik bir dağ var, şu anda benim üzerinde bulunduğum ve bu fotoğrafı çektiğim yer. Everest’in ana kampının bulunduğu yer şurası. Bu buzul, Kumbu Buzulu burası. Kumbu Buzulu 1 800 metre yataya 600 metre dikey yükselen bir yer ve çok karmaşık bir buzul. Everest’in Nepal tarafındaki ana kampıyla birinci kampı arasındaki yeri burası. Sonra buradan bunu bir vadi gibi düşünün, bunun içine giriliyor, göremiyoruz tabii içerisini, sonra da buradan dönülüp Everest’in içine tırmanılıyor. Ama, bu Everest’in çok klasik, genel bir fotoğrafı.

Everest ana kampına yapılan yürüyüşler, sizler tabii doğa kulübü, gezi kulübü olarak eminim çoğunuzun da hayallerini süslüyordur, imkân yaratabilirseniz Everest ana kampı yürüyüşünü mutlaka denemenizi öneririm, dünyanın en güzel yürüyüşlerinden biri. Buradan Katmandu’ya bir şekilde gidiyorsunuz, uçakla falan, neyle olursa. Katmandu’dan sonra çok rahatlıkla bu organizasyonu yapabilirsiniz ve aşağı yukarı 8-10 günde yukarı çıkılıyor, 3-5 günde de aşağıya iniliyor. 2 haftalık falan bir yürüyüş, ama gerçekten dünyada yapabileceğiniz en güzel yürüyüşlerden biri. Çok iyi oturmuş bir kültür var, çok iyi oturmuş bir sistem var. Turizm tabii Nepal’ın en ciddi gelir kaynaklarından biri. Çok tavsiye ederim. Türkiye’den de Everest ana kampı yürüyüşü yapan organizasyonlar var.

Yine Everest’i görüyorsunuz. Bu Lhotse üzerinde tırmanıştayız şu anda, Everest Dağı. Bu gördüğünüz rüzgârlar kıştın kalan, “jet stream” diye geçen yüksek irtifa rüzgarları, saatte 200 kilometreyi bulan çok şiddetli rüzgârlar. Bu zamanda tabii ki tırmanmak mümkün değil, ama dağcılıkta vücudu yüksek irtifa koşullarına adapte etmek için geçirilen bir süreç var, aklimatizasyon dediğimiz adaptasyon süreci. O süreç içerisinde dağcılar aşağıda çalışırken, rotayı hazırlarken, bu “jet stream” de yavaş yavaş azalmaya başlıyor ve en sona muson sezonu gelmeden önce de, çünkü muson bir cephe olarak geliyor yaz başında, ilkbaharın sonrasında da o cephe yukarıya doğru çıkarken, bu yüksek irtifa rüzgârlarını ittiriyor. O arada da bu Himalayaların zirvesinde de aşağı yukarı 1 haftalık bir hava penceresi açılıyor. Bütün dağcıların hedefi de bu zaten, bu hava penceresini yakalamak. Hava penceresinin açıldığı bir haftada bu rüzgâr olmuyor; çok soğuk, ama durgun bir hava oluyor. O arada da son hamleyi yapıp, dağcılar aşağı iniyorlar ve muson yağışları gelmeden önce de dağı terk ediyorlar. Ama, tabii ki bu aklimatizasyon ve adaptasyon sürecini yapabilmek için daha erkenden gitmek gerekiyor. Daha ilk gittiğinizde soğuk ve çok sert rüzgarlı bir hava ile karşı karşıyasınız.

Bu dünyanın ikinci yüksek dağı, K2 Dağı. Dikey Limit filminde izlediğiniz hikâye, bu dağın tırmanışı, gerçekten çok zor ve çok tehlikeli bir yer. Biraz önce bilgide bir tek rakam hatası vardı. K2 Dağı’na tırmanan ben gittiğim zaman da dünyada 164 kişi vardı, ben 174. dağcı oldum. Bunu denerken hayatını kaybeden de 57 dağcı vardı, yani zirvesine ulaşan her 3 dağcıdan birinin hayatını kaybettiği bir yer burası. Profesyonel dağcılık kariyerimin de en üst düzey başarısıdır bu. Şuradaki sırt hattından tırmanılıyor, bunun biraz daha içerisinden tabii ki aslında, ama sonuçta en son kamp burada, buradan zirveye bir günde gidip gelmek gerekiyor. Bayağı zahmetli bir iş.

Bu Cho Oyu, biraz önce ilk gösterdiğim fotoğrafı bunun zirvesinden çektim. 8 201 metre yüksekliğinde, dünyanın 6. yüksek dağı. Zor bir yer değil, yani teknik bir zorluğu yok, ama tabii yüksek bir dağ. Buna solo tırmandım, hâlâ Türkiye’nin en yüksek solo, yani tek başına yapılan tırmanışı bu dağdadır.

Bu Lhotse, dünyanın 4. yüksek dağı, 8 516 metre, batı yüzü üzerinden tırmanılıyor. Buradan böyle bu aradan çıkılıyor, zorlardan biri.

Manastu Dağı, dünyanın 8. yüksek dağı, 8 163 metre. Aslında o kadar zor bir yer değil, fakat o sezon o kadar ters gitti ki, yüksek irtifa tırmanışında olabilecek bütün aksilikler başımıza geldi ve o sezon hiç kimse tırmanamadı, ki dağda epey de kuvvetli ekipler vardı; Kolombiyalıların milli takımı vardı, Gürcüler vardı, Bulgarlar, Avusturyalılar, Koreliler, fakat dediğim gibi kabus gibi geçti. 2 dağcı hayatını kaybetti, benim ekip arkadaşım hayatını kaybetti ve ne yazık ki 7 500 metreye kadar, şuralara bir yerlere kadar çıktık, en yüksek çıkan ekip de bizdik zaten, ama devam etmek mümkün olmadı.

Bu Kantingi Dağı, o “Bir Dağcının Güncesi” Kitabında anlattığım hikaye. İlk 7 binlik tırmanışım bu oldu, 24 yaşındayken bu tırmanışı yaptım ve o zamanlar Türkiye’de yüksek irtifa dağcılığında 2 kişi vardı, benden önce 7 binin üzerine çıkmış olan, Rahmetli Mecit Doğru’yla Halil Alpay. İkisi de rahmetli oluşlardı daha sonradan. 7 yıl aradan sonra tekrar Türkiye’de yüksek irtifa dağcılığını bu tırmanışla birlikte başlattım, ondan sonra zaten arkası geldi.

Tienshan Dağları bunlar, Kantengi’yi görüyorsunuz. Şurada bakın dağcılar var, altta mı kaldı, görebiliyor musunuz bilmiyorum. Pobeda’ya tırmanırken, onu görüyorsunuz. Bu Lenin Dağı, 7 134 metre, şu sırttan zirveye gidiliyor. Nispeten kolay bir yer burası, yüksek irtifa dağcılığına başlamak açısından oldukça uygun bir yer.

Bu Korjenevskoy, 7105 metre, Pamirlerdeki dağlardan yine. Bu da Komünizm, Sovyet Asya’nın en yüksek dağı, 7 495 metre yüksekliğinde. Bu da aslında zahmetli ve sert bir yer, çok iklimi sert bir yer.

Bu da Pobeda, bu çok zor bir dağ, dünyanın en kuzeyindeki 7 binlik dağ burası. Bu dağda zirvesine ulaşan her 6 dağcı için bir dağcı hayatını kaybediyordu. Bunun da rotası şuradan, bu buzulu geçtikten sonra şuradan tırmanılıyor. Sonra bu sırt hattı geçiliyor. En büyük problem de, burada bir 4 kilometre bir zirve sırtı var ve burası 7 bin metre. 7 bin metrede 4 kilometre de travers geçit, zirveye varıp tekrar geri gelmek gerekiyor ki, bayağı zahmetli. Bu sırtta çok sayıda ceset var. Bu dağda solo tırmandım. Hatta Pobeda Dağı’nın dünyada 7 tane solo tırmanışı vardır bilinen. Ben sekizincisi yaptım, Ruslar epey bir şaşırmışlardı. Hatta bu kampta 16 gün kalmıştım; yedik içtik, bir sürü şeyler. O solo tırmanışımın sonucunda benden hiç para almadan yolladılar.

Bu 5 tane 7 binlik tırmanışımın sonucunda da bu “Kar Leoparı” unvanını aldım, bunu duymuşsunuzdur bir yerlerden. Resmi bir unvan, 26 yaşındayken aldım, henüz Türkiye’den tekrarı yapılmadı.

Burası Antarktika, Everest’ten sonra 7 zirveler projesini yapmaya karar vermiştim ve dünyanın bütün kıtalarının en yüksek dağına teker teker gitmeye başladım. Önce Antarktika’nın bu Vinson masifine tırmandım, 4 895 metre yüksekliğinde.

McKinley, Alaska’nın en yüksek dağı. Kuzey Amerika Kıtasının en yüksek dağı, 6 194 metre yüksekliğinde, oldukça soğuk bir yer burası da.

Bunlar Ant Dağları gördüğünüz grup. Akon Kangoe’yi görüyorsunuz, Güney Amerika Kıtasının en yüksek dağı, 6 959 metre.

Afrika’nın meşhur Kilimanjaro’su, herhangi bir teknik zorluğu yok, çok rahatlıkla hepiniz, yani bu salonda bulunan hemen hemen herkes bu tırmanışı yapabilir, çünkü yürüyüş, gayet iyi organize edilmiş bir yürüyüş.

Bunlar Kafkaslarda Elbruz Dağı, iki tane zirvesi var; biri 5 621, biri 5 642 metre yüksekliğinde. Ural Dağlarının batısı, Avrupa Kıtası diye kabul ediliyor. O yüzden bizim Ağrı Dağı’mız değildir Avrupa’nın en yüksek dağı. Alplerdeki Momblanda değildir, Kafkaslardaki Elbruz Dağı’dır.

Bu, 7 zirveler projesi. Bir tane Avusturya’da küçük bir tepecik var, 2 218 metre mi, öyle bir şey. Pek böyle bir dağ gibi olmadığı için, ama Avustralya’da düz bir kıta.

Bu dünyadaki 8 binliklerden biri. 14 tane 8 binlik dağ var dünyada biliyorsunuz, Brotbake bu. Buna tırmanmadım, ama K2’nin yanında gitmişken fotoğrafını çekmiştim.

Yine Karakurum Dağlarından bir fotoğraf. Antarktika’dan bir fotoğrafı görüyorsunuz. Antarktika’nın biliyorsunuz farkı, Güney Kutbunda bir kıta var aslında, Antarktika diye bir kıta var, yani altında kara parçası olan, üstü buzlarla kaplı bir kıta var. Kuzey kutup dairesinde bir kıta yok. Kuzey kutbundaki aslında okyanusun üzerinde yüzen donmuş bir buz kütlesi, orada bir kıta parçası yok. Antarktika’da bazı yerlerde ortalama 2 bin metre falan, ama bazı yerlerde 4 bin metre buz kütlesi var, yani şurada aşağıya doğru baktığınızda belki 2 bin, 3 bin, 4 bin metre buz var ki, dünyanın tatlı su rezervlerinin en büyük kısmı burada. O yüzden kıta biraz aşağıya doğru basılmış durumda ağırlığından dolayı.

Bu yine Antarktika’dan bir fotoğraf. Shin Dağı, bu arkadaki Antarktika’nın ikinci yüksek dağı. Dağcıların tırmanıyor olduğu tarafta, yani bana doğru geldikleri tarafta Antarktika’nın en yüksek dağına Wilson masifine doğru ilerliyorlar.

Himalayalardan bir görüntü, yine aynı şekilde Himalayalardan bir fotoğraf. Bakın, şurada bir tane ince bir buzul çatlağı var. Bunlar çok tehlikeli, çünkü derinliği bayağı olabilir düştüğünüz takdirde. O yüzden çok dikkatli, buzul çatlağı riski yerlerde iple birbirine bağlı olarak ekibin ilerlemesi gerekiyor.

Yine Antarktika’da böyle çok sert bir hava. Ekip çadır kurmaya çalışıyor; çadırı kurup bir an önce içine gireceğiz. Antarktika’nın şöyle bir özelliği var: Biz burada kuzey yarımkürede yazı yaşarken orası kış ve ışık yok, Güneş yok, 6 ay karanlık. Biz burada kışı yaşarken orada yaz, 6 ayda Güneş batmıyor. Güneş üzerinize şöyle dairesel bir hareket yapıyor ve sürekli aydınlık ortalık. Tabii insanın bir biyolojik saati var ve uyumanız, dinlenmeniz ve ritminizi de bozmamanız lazım, yani o ritmi karıştırırsanız epey bir problem çıkıyor. O yüzden saate bakıp, “saat 10 oldu, 11 oldu ne ise yatmak lazım” deyip, gözünüzü bantla kapatıp, çadırın içinde öyle uyumaya çalışıyorsunuz, o biyolojik ritmi bozmamak için.

Bu Cho Oyu’dan bir fotoğraf. Cho Oyu nispeten kolay bir 8 binlik demiştim. O yüzden çok sayıda ekip her sene gidiyor. Burası birinci kampı. Epey bir çadır var gördüğünüz gibi. Bu onun bir üst kampı, ikinci kampı.

Bu Everest’in ve Lhotse’nin birinci kampı, Nepal tarafında. Biraz kamp ve çadır görüntüleri var burada. Burası çok rüzgar alan bir yer. O yüzden çadırların üzerini bir de ayrıca iplerle sabitleyip, gerdirip kuvvetli bir şekilde yere bağlamanız gerekiyor. Çadırlar uçabilir, yani o kadar şiddetli rüzgar esebiliyor burada.

Bu K2’den bir kamp yeri görüntüsü. K2’deki üçüncü kampımız. K2 tabii fotoğrafını gördünüz, çok dik bir dağ, arada düz zeminler yok. O yüzden yamaçta setler hazırlanıyor kazmayla. Mesela, şu gördüğünüz eski çadır parçalarından hepsi. Bu yamacın üzerinde, buz tabii burası olduğu gibi, anca bir çadır kuracak kadar 2 metrekare bir yer kazıp onun üzerine çadırlar kuruluyor.

Bu Alaska’da McKinley’den den bir fotoğraf. Burası da çok keskin soğuk bir yer, çünkü çok kuzeyde. 7 binliklere eş değer bir soğukluğu olduğu ve hava şartları olduğu hep söylenir. Etrafında böyle duvar örüyorsunuz, karlardan bloklar keserek. Kar derken buz tabii, o kadar soğuk olduğu için.

Bu K2’nin son kampı. Bir tane omuz denilen bir sırt var, o fotoğrafta hatırlayacaksınız, şöyle bir kavis yapıp aşağıya iniyordu. O kavisi yaptığı yer burası, omuz diye geçiyor. Son kamp, burası 6 950 metre.

Bunlar Karakurum Dağları. Şu Brodbig, 8 binliklerden biridir. Burada da 2 tane 8 binden yüksek dağ var, Gasherbrum 1 ve 2 ve Karakurum Dağlarında bulunan 4 tane 8 binlik dağ burada. 10 tane de Himalayalar Dağlarında var, toplam 14 tane 8 binlik dağ var dünyada.

Bu yine K2’den bir fotoğraf, Cam buz bir etabı geçiyor öndeki dağcı, arkadaki de onun emniyetini alıyor, çift kazma kramponla çalışırken.

Bu Türkiye’den bir fotoğraf, Güzeller Dağının kuzey yüzünü tırmanıyoruz. İlk kış tırmanışını yaptık Yılmazla birlikte.

Bu Lhotse’nin en son kulvarı, buran zirveye gidiliyor. Bu da epey problemli bir tırmanış olmuştu. Burada iz üzerinde ilerleyen dağcıları görüyorsunuz. Derin karda iz açmak çok zahmetli bir iştir. Tabii kışın yürüyüş yapanlar bilirler. O yüzden hep aynı izden yürür dağcılar. Burada belimize kadar batan bir kar var ve bu çok zor. Böyle arazide, yani bu şartlarda ilerlemek gerçekten zor. Manaslu tırmanışından bu, hiç ummadığımız kadar zorluklarla karşılaştık.

Bu da yine çok tehlikeli bir geçiş. Objektif tehlike olarak değerlendireceğimiz yerler bunlar. Yani iyi dağcı-kötü dağcı ayırımına bakmayan ve eğer buradaki risk gerçekleşirse, yani çökme olayı gerçekleşirse, bunun altında kim olursa olsun götüreceği bir yer. O yüzden böyle yerlerden dağcılar teker teker geçerler ve çok hızlı hareket ederler. Zigana’da yaşanan kazayı hatırlarsanız, 10 dağcı birden hayatını kaybetti bir çığda ve korkunç bir trajedi ne yazık ki. O yüzden dağcılar bu tür riskli yerleri gördüğü zaman, öngördüğünde, aynı anda iki kişi girmezler oraya. Tek tek girilir, diğerleri uzaktan göz kontrolüyle takip eder sürekli. O geçtikten sonra bir sonraki adam girer ve sürekli birilerini sürekli gözle takip ederler.

Buzul çatlağı riski olan yerlerde herkes birbirine bağlı ilerler ve bu arada illa önde giden dağcı buzul çatlağına düşecek diye bir kural yok, beşinci geçen de düşebilir, yani dördü oradan sağlam geçer bir şekilde beşinci bastığında çökebilir. O yüzden herkesin bağlı olması gerekir. Burada önemli olan çatlaktan aşağıya uçmasını engellemek. Asılı kaldıktan sonra kurtarma çalışması hemen organize edilir.

Kumbu Buzulunu görüyorsunuz. Buradaki problem; buzul dediğimiz yapı, sabit bir yapı değildir, yerçekimine bağlı olarak sürekli yukarıdan aşağıya doğru bir akma eğilimdedir. Günde 1 milim, 1 cm neyse, bir şekilde akar sürekli. Bazen belirli bir doygunluğa erişince de paldır küldür kopar ve düşer. Düştüğü zaman altında olmayacaksınız, bütün olay o. Düştüğü zaman altında olmamanın ön şartlarından biri de, hava sıcakken burada olmayacaksınız. Çünkü, hava ısındığı zaman kar, buz molekülleri birbirinden ayrılmaya başlar, gevşer; soğuduğu zaman iyice birbirine yapışır, donar, katılaşır. O yüzden ya günün erken saatlerinde ya da akşam üstü hava düştükten sonra tek geçmek gerekir, ama öğlen saatinde cayır cayır sıcakken buraya girdiğinizde her zaman riski daha fazla olur. Bu gördüğünüz parçalar, yukarıdan kopmuş parçalar; zamanında yukarıya bağlıymış, ama paldır küldür inmişler aşağıya.

Bu Rus dağcılarla yaptığım tırmanışlardan Pobeda’dan Rus bir dağcı arkadaşımız ve ne yazık ki bu fotoğraftan 2 gün sonra hayatını kaybetti bu dağda.

Burada alüminyum merdivenlerle sabit hat döşemeyle uğraşan 2 dağcıyı görüyorsunuz. 2 tane bakın uç uca eklenmiş merdivenler, çünkü çatlağın boyu büyük. 2 kişi onunla uğraşırken, öbürü onların emniyetiyle uğraşıyor. Bu bayağı büyük bir buzul çatlağı. 3 tane alüminyum merdiveni uç uca bağlamışız geçiyoruz.

Çatlaklar tabii çok çeşitli boylarda olabiliyor. Burada tabii dağcı düşerse epey bir problem, yani şansı yok böyle bir düşüşten sağ kalmak gibi, sonuçta beton kadar sert bütün bu sağ solu. O yüzden hemen şurada bir tane dala emniyet var, yani olur da düşerse bu ipe asılı kalıyor. Burada da alüminyum merdiven, o buzul hareketinden dolayı çatlak büyüdü, yanımızda başka da merdiven yoktu; “trolien traversi” dediğimiz, biraz daha kaba kuvvet gerektiren, ama sonuçta burayı geçmemizi sağlayan başka bir yöntemle geçtik burayı.

Bu mesela, atlayabileceğimiz ölçekte bir şeydi, atlayarak geçmeyi tercih ettik burada. Tabii her zaman emniyet var, yani burada önemli olan, mutlaka bir emniyet noktasının olması; çünkü kayabilirsiniz, tutamayabilirsiniz, bir aksilik olur, mutlaka bir emniyet.

Burada bakın, iz üzerinde giden dağcıyı görüyorsunuz ve bir tane de sabit hat var. Sabit hat, dağcıların kendilerini ipten tutup da çekmeleri için kullandıkları bir hat değil aslına bakarsanız, dağcıyı güvenli rotada tutan hat. Şu anda burada hava fıstık gibi, Güneş, rüzgar yok, gayet güzel görünüyor. Aynı yerde gece vakti veya bir tipinin, fırtınanın, sisin ortasında bir de yanınızda bir yaralı varken de olabilirisiniz ve böyle bir durumda şuradan ilerleyen dağcı, şurada yanlışlıkla 2 metre bir sola kaysa buzun çatlağına gider, 3 metre sağa kaysa uçurumdan aşağı uçar. Halbuki körlemesine bile, hiçbir şey görmese bile, karabinini takar şu ipe, ip üzerinden ilerlediği takdirde orası güvenli bir hattır. Sabit hattın esas esprisi bu, dağcıyı güvenli rotada tutmak.

Burada da McKinley’den bir fotoğraf bu. Zirveden dönerken bu fotoğrafı çekmiştim. Hava açar gibi olunca birçok dağcı aşağıdan yukarıya çıkıyordu. Tabii bu kadar kalabalıkla dağda karşı karşıya kalmak her zaman riski artırıyor, çünkü daha uzun sürede rotada kalmanız gerekiyor. Daha çok üşüyorsunuz, daha çok enerjinizi harcıyorsunuz ve herkes tabii beklemek zorunda kalınca iş bazen çok zorlaşabilir ki, 1996 yılında Everest’te yaşanan o trajedi de buna benzer bir sebepten olmuştu. Hat bir tane ve herkes öndekini beklemek zorunda. Çok uzun süre beklediler, o kadar uzun süre bekleyince güvenli saati kaçırdılar geriye dönmek için ve dağın üzerinde trajediye döndü iş, 6 kişi gitti bir şeyde.

Bu McKinley’in son zirve etabı. Benim bulunduğum yer artık zirve sırtı, ondan sonra zirveye varılıyor.

Bu da doğal bir buz köprüsü. Tecrübe zaten buralarda devreye giriyor. Karşınıza dağda tırmanış yaparken buna benzer birçok engel çıkıyor, birçok zorluk çıkıyor. Bunların hangisinin tehlikeli, hangisinin de güvenilir olduğunu da öngörmek gerekli. Bu bir birikim meselesi. Mesela, biz burada bu buzul köprüsünün bizi taşıyacağını öngörüp, buraya bir emniyet istasyonu kurmadık. Yoksa normalde yapılacak şey, bir tane bu tarafa, bir tane bu tarafa kar çubuğu dediğimiz emniyet istasyonlarını kurmak ve araya ip germek ve olur da düşersek ipin üzerinde kalmamızı beklemek. Ama, bunun da sonu yok, o kadar bunlardan karşınıza çıkıyor ki, yanınızda o kadar malzeme yok. O yüzden o hesabı çok iyi yapmanız lazım, yani çok ekonomik ve çok gerçekçi olmanız lazım ve riski yönetirken, hesap ederken de doğru kararlar vermeniz gerekiyor. Aksi takdirde “buraya da bir şey olmaz” deyip geçtiğinizde birisi geçerken koparsa facia. Buna benzer bir olay da başımıza geldi, yine Ruslarla yaptığım tırmanışlar sırasında. Hepimizin kullandığı doğal buz köprüsünü bir kazak dağcı vardı, Galin diye, o geçerken çöktü, yani hepimiz geçerken çökmedi, o geçerken çöktü ve gitti adam.

Bu Korjenevskoy’dan bir fotoğraf. Burada da yine bakın hat görüyorsunuz, güvenliği sağlamak amacıyla -çünkü çok sert buz bir yer burası- her an bir kayma düşme meydana gelebilir diye. Burada sabit hat döşeme işiyle uğraşan 3 dağcı var. Önde giden dağcı, lider tırmanıcı; ipi ucundan alıp ilerliyor, ara istasyonlar kurarak yükseliyor. Bu 100 metre bir kangal statik bir ip bu, sabit hatta kullanılan. İpin gidebildiği yerine kadar tabii çok aykırı dönüş ve manevralar yapmadan, gidip en yukarda bir tane ana istasyon kuruyor, sonra ara istasyonlar sökülüyor, o ip boyu döşenmiş oluyor ve günlerce, haftalarca bununla uğraşıyorsunuz. Mesela, K2’de 3 500 metre ip döşemiştik 5 200 ile 7 350 metre arasına.

Yine burada Kumbu Buzulu’nda kazma krampon tırmanan dağcı. Bu K2’den bir görüntü, 7 binlerdeki “Siyah Piramit” denilen yer burası. K2’nin sıkıntılarından biri; yüksek irtifada teknik tırmanmak gerekiyor. Normalde bu tür bir teknik rotayı Hüseyingazi Kayalıklarında ya da Ballıkayalarda karşılanışsanız, çok rahat geçebilirsiniz, “frection” ayakkabılarla, şortla, tişörtle magnezyum tozuyla. Ama, 7 300 metrede, 7 bin metrede karşınıza çıkınca, bir de üstünüzde koca bir sırt çantası, kramponlar, dağ ayakkabılar, eldivenler falan olunca tabii iş biraz zorlaşıyor. Yani, K2’nin sıkıntısı bu aslında, yüksek irtifada teknik tırmanma becerisi gerektiriyor.

Yine bu dev bir serak duvarı, iz üzerinde ilerleyin dağcı.

Bu başka bir proje. 2001 yılında Alaska’nın en kuzeyinde aktik koşullarında hayatta kalma eğitimi aldım, Danimarkalı bir eski aktik komandodan. Bu çocuk Alman bir treatloncu, iki kişi aldık bu eğitimi. Harita, pusula, GPS’le önce bize teorik bir hafta bir şey anlattı ve ondan sonra bizi götürdü, arazinin ortasına bıraktı, “Detors” diye bir Eskimo kasabasının ortasına, oradan 180 kilometre uzaktaki “Kaktovic” diye bir Eskimo kasabasına. Sadece harita, pusula ve GPS’le bu 70-80 kiloluk kızakları çekerek gittik.

Bu gördüğünüz yer deniz. Burası aslında okyanus, aktik okyanusu, fakat o kadar soğuk ki, -60 derece soğuk gördüm ki, yani tahammülsüz bir soğuk. Yüzünüzde maske olmadan nefes alamazsınız, öyle bir soğuk. Pek hoş bir eğitim olmuştu. Bayağı da zor bir eğitimdi. Dediğim gibi, deniz burası aslında. Deniz olduğu için kerteriz yok, yani orada bir dağ, burada bir kaya, şurada bir ağaç gibi bir şey yok. O yüzden sürekli bir pusula kontrolüyle gidiyorsunuz. Her akşam yerimizi GPS’ten alıp, haritaya işleyip ertesi günkü pusula açımızı belirliyorduk. Tabii kutup ayıları feci bir problem, Allah’tan karşımıza çıkmadı, ama sürekli tüfekle hareket ettik. Çünkü, eğer ki bizi tespit ederse, ki kutup ayası dünyanın en zeki yırtıcı memelilerinden birisidir, ya siz onu, ya o sizi, yani olay öyle, o noktada.

Bu “gamow bag” denilen alet. Yüksek irtifada düşük hava basıncı var, buna bağlı olarak düşük oksijen miktarı var. Yukarı doğru çıkıldıkça havanın basıncı ve içindeki oksijen azalıyor ve bu da birtakım sıkıntılara yol açıyor, akut dağ hastalığı diye kendini gösteriyor; mide bulantısı, halsizlik, kusma, baş ağrısı, baş dönmesi falan gibi. Çok önemli değil, ama mutlaka dikkat etmek ve takip etmek lazım. Eğer üzerine gidilirse, yani durulmaz, dinlenilmez, önlemi alınmazsa ve tekrar yukarıya çıkılmaya devam edilirse, akciğer ödemine ve beyin ödemine çevirebilir ki, ikisi de öldürücüdür, çok tehlikelidir. O durumda yapılacak tek şey, hastalanmış dağcıyı daha alçak bir irtifaya indirmek ve mümkünse oksijen vermek veya mümkünse ilaçlarını vermek. Bazen bunu yapamayabilirsiniz; çünkü hava şartları çok kötü olabilir, rota çok zor olabilir, onu yapacak ekipmanınız olmayabilir, ekibiniz olmayabilir, dağcının durumu ancak taşınarak indirilebilecek durumda olabilir ve siz de onu indirecek durumda olmayabilirsiniz. O zaman bu aletin içine sokuyorsunuz. Bu basit ayak pompasıyla çalışan, şu gördüğünüz tüp. İçeri hava basıyorsunuz ve içerdeki havanın basıncını yapay olarak yükseltiyorsunuz ve bunun içinde birkaç saat geçirdikten sonra biraz kendine geliyor. Ondan sonra kendine gelince hemen indirmek lazım. Yani şurada ortamın bulunduğu yer 5 200 ise, tüpün içindeki hava 4 200 gibi.

Bu donma, bu seviyeye geldikten sonra ne yazık ki yapacak bir şey yok. Parmaklar ampute ediliyor, kesiliyor. Kantengi’de 1992’de çektiğim bir fotoğraf bu, Rus dağcı Yuri Krasnavkov. Tabii bazen bunları engellemek mümkün olmuyor el veya ayak parmaklarını; çünkü yüksek irtifadaki aşırı soğuktan dolayı memeli refleksi, vücut kanı beyine ve iç organlara topluyor ve uzun süre devam ederse de ekstremitelerde, parmakta donma meydana geliyor.

Bu Elbruz’da kış tırmanışı yaparken, o zamanlar işte gene Türkiye’nin en yüksek kış tırmanışını yapmıştım. Rusların bir dağcısı da bizden bir gün önce tırmanış yaparken düşüp hayatını kaybetmişti. Arkadaşları sonra cesedini buldular, aşağıya indiriyorlar.

Bu Alaska’da başımıza geldi; hem akciğer, hem beyin ödemine yakalanan Koreli bir dağcı bu. Fakat, bunu kurtardık, o sırada biz üst kamptaydık. Bunu indirmeye çalışan kurtarma ekibi, bizim çadırı görünce doğrudan çadırın içine getirdiler adamı. Hemen baktık, durumu çok acil, tırmanışımızı durdurduk ve onu indirmeye çalışan ekibe de destek verip çok süratli bir şekilde indirdik adamı. Hayatı kurtuldu, ama şansı vardı ki, orada hızlı bir ekip vardı.

Bu K2’den hayatını kaybeden dağcılar anısına hazırlanmış anı kayalığı. Bunların her birinin üzerinde dağcının isimleri yazıyor ve geleneksel olarak da gittiğimiz zaman ziyaret ediyoruz onları.

Bu Cho Oyu’da çektiğim bir fotoğraf. Bakın, oksijen maskesi şöyle bir şey: Yapay olarak 8 bin metrenin üzerinde dağcılar genelde oksijen desteği alıyor. Bu işi çok kolaylaştırıyor, vücudu ısıtıyor ve kafasının daha iyi çalışmasını sağlıyor. Çünkü, düşük oksijenli ortamda insanın muhakeme yeteneği zarar veriyor, çok sağlıklı muhakeme yapamayabiliyor. En son isteyeceğiniz şey, tabii ki böyle riskli süreçlerde hatalı karar vermek. Oksijenin öyle bir avantajı var, ama oksijensiz tırmanmak mümkün. Ben K2’ye oksijensiz tırmandım. Bir tek Everest’te kullandım, son 250 metrede. İşi daha kolaylaştırıyor açıkçası oksijen desteği.

Bu gördüğünüz işaret çubukları, dağcıyı güvenli rotada tutmak için kullanılıyor. Siste, tipide buraya denk geldiğiniz taktirde, yolunuzu çok rahatlıkla kaybedebilirsiniz. Yolunuzu kaybetmekle dağın tehlikeli bir bölgesine savrulabilirsiniz ve çok fena olabilir sonucu. O nedenle güvenli hat çok önemli.

Yine burada bakın, oksijen maskesiyle dağcıları görüyorsunuz. Bunlar şöyle bir tüp olarak taşınıyor. Dakikada 1 litreyle 7 litre arasında ortamdaki havayla karışarak veriliyor. Ağzı burnu kapatan bir maskeyle solunuyor, epey bir konforsuz bir şey aslında.

Burası Everest’in zirvesi. Benim sırt çantam, kazmam burada. Zirveyi işaret eden çubuklar. Rus dağcı Nikoli Sitnikov da son adımları atmak üzere artık, dünyanın en yüksek noktasına varmak üzere. Bu da Everest’in zirvesi, 1995 yılında 17 Mayıs tarihinde tırmanmıştım. Hava bozmak üzere, yani iyi havanın son günüydü bu.

İkinci grup fotoğraflara geçmek istiyorum, dağcılıkla ilgili olanları burada bitiriyorum. Biraz da işin kültürü, coğrafyası, insanı üzerine fotoğraflar var.

Bu gördükleriniz dua bayrakları, Tibet’in Budist kültürünün unsurlarından biri. Yüksek dağ geçitlerine, kapılara, manastırlara özel yerlere bu dua bayraklarından asıyorlar. Üzerlerinde kutsal yazılar var ve rüzgarın her dalgalanışında onun enerjisinin evrene yayıldığına inanıyorlar.

Ben motosiklete de çok meraklıyım. İlk motor seyahatimi 1995 yılında Yunan adalarına yapmıştım, yurtdışı motor seyahatimi. Ondan sonra BMR 80 GS Basic’le kız arkadaşımla beraber İstanbul’dan yola çıkıp Katmandu’ya gittik. Ağrı Dağı’nı görüyorsunuz, Türkiye’den çıkmak üzereyiz. “Asya Yolları, Himalayalar ve Ötesi” kitabında anlattığım hikaye bu yolculuğun hikayesi. 4 ay sürdü bu yolculuk, 21 bin kilometre bir yol yaptım bir seferde.

Bu İran’da, çölde gündoğumu sırasında çektiğim bir fotoğrafta, yani çekerken de çok iyi bir fotoğraf çıkacağının farkındaydım. Gerçekten çok beğendiğim fotoğraflarımdan biridir bu.

İsfahan, İran’da dünyanın en büyük meydanlarından biri. İran’da tabii bayanlar başörtüsü takıyor, kaskı çıkartınca, öyle bir şey var.

Burası Pakistan, Pakistan’da çöl geçerken. Burası Sıkkım. Sıkkım Hindistan’ın kuzey doğusunda küçük bir Budist krallık. 15 gün kalabiliyorsunuz, öyle bir izinle giriliyor bir senede. Sınırdan geçerken kapıdaki görevli, “İlk kez bu sınırdan bir motosiklet geçiyor” demişti. Bunlar da iki tane derviş. Bir manastırdan bir başka manastıra doğru yürüyorlar. Ben de Sıkkım’da hep o manastırları gezerek kalmıştım.

Burası Dargeeling. O meşhur Dargeeling Çayı’nın çıktığı yer. Budizmin en kutsal mantırası, “Omani Panne Hum” yazıyor burada, “Lotus Çayı’nın içindeki mücevher” anlamına gelen söz. En çok kullanılan şeyleri, Buda’yı sembolize ediyor.

Sıkkım’da kaldığım manastırlardan bir tanesi de Pemeyang Manastırıydı burası. Çocuklar tabii bayılıyorlar, çünkü okul aslında manastır hayatı bir anlamda çocuklar için de. Motosikletin tepesinde epey bir oynadılar.

Burası Hindistan’dan bir fotoğraf. Hindistan trafiği epey ilginç bir yer. Her şey var trafikte, file bile denk gelebilirsiniz.

Bu 2002 yılında yaptığım bir seyahat. Tibet’e gittim motosikletle, epey zor bir seyahatti bu da; arazi koşulları, yol koşulları çok sertti. Delhi’den Katmandu’ya, Katmandu’dan kuzeye çıktık. “Dostluk Köprüsü” diye bir şey var, Nepal’la Tibet arasında. Onu geçip, 5 bin metrelik geçitleri aşıp Tibet Platosuna indik. Şu anda bulunduğumuz yer de 5 100-5 200 metresindeki o Tibet Platosuna inen geçitlerden biri. O yüzden böyle her taraf dua bayraklarıyla dolu.

Tibet’e girmiş durumdayız; Himalayalar. Bu mesela, Tibet’te bir karavan. Mevsimlik olarak bunlar bir yerden bir yere göç ediyorlar. Motorla giderken denk geldim. Ticaret yapıyorlar aslında ürünlerini kasabaya götürüyorlar, oradan yürüyorlar falan…

Bunlar yılkı atları Tibet’te çölde, vahşi atlar, kendi sürüleri halinde yaşıyorlar. Bu bir kum fırtınası, yani bir kum fırtınası geldiğinde durup bir kare fotoğraf çektim, hemen kendimi korudum; çünkü göz gözü görmüyor, yani ilerlemek mümkün değil. Yol böyle zaten arazi, yol dediğimiz şey. Pusulayı batıya çevirip gidiyorsunuz çoğu yerlerde. Bazı yerlerde yol var elbette.

Bu Everest Dağı, bu da Romburk Manastırı, dünyanın en yüksek manastırlarından biri, 5 200 metre yüksekliğinde. 1995 yılında Everest’e ben bu rotadan tırmandım, yani bu manastıra gittim, bu hat üzerinden tırmandım. 7 sene sonra, 2002 yılında bu seferde motosikletle gittim aynı yere ve dağcı arkadaşlarımın da bir kısmını gördüm, çok şaşırdılar tabii. Beni yıllar önce dağcı olarak tanıyıp, sonra motosikletle görmek, koca bir motorun üzerinde, keyifli bir buluşma olmuştu.

Yine Tibet’te Kaylaş Dağı’na gidiyoruz şimdi. Bir Everest ana kampını ziyaret ettik, bir de kutsal Kaylaş Dağı’nı ziyaret ettik oraya giderken. Bu da bir Stupa. Budizm’in bu tür objeleri var böyle, dini özel kutsal mekânlara hazırladıklar dinsel objeler var. Buralarda tabii 4 çeken araçlar ve kamyonlar gidiyor. O yüzden onlar buraları geçebiliyorlar, ama motorla tabii bir iş böyle yerlerden geçebilmek.

Yine çölde görüyorsunuz motoru.

Bu Everest ana kampına giderken, güney tarafından Everest’in rotası şöyle: Uçakla Katmandu’dan Lukla diye küçücük bir hava alanı var, pist var daha doğrusu, küçük uçakların indiği, oraya iniyorsunuz. Oradan bir 8-10 günlük bir yürüyüşle Everest ana kampına varıyorsunuz, ama dediğim gibi, çok güzel bir yürüyüş. Kuzey tarafında kamyonlarla, araçla ana kampa kadar gidebiliyorsunuz. Oranın rotası biraz daha farklı. Böyle döne kıvrıla giden bir yol var, ama gerçekten döne kıvrıla giden bir yol.

Bu da, bu kadar taşın üzerinde gitmek zor, burada ancak ivmeyle motoru ayakta tutabilirsiniz, yani gazlamanız lazım, yavaş giderek burada tutamazsınız motoru. Bu da bir alışkanlık meselesi. Normalde, bizim güvenlik refleksimiz frene basmak ve yavaşlamaktır, arabada bir aksilik oldu mu, kendimizi tedirgin hissettik mi. Motorda tam tersi, gazı açmanız lazım; çünkü motorda ancak sürat varken kendisini dik tutar ve ivmeyle ayakta durur. Bu da bir psikolojik bir bariyer, ona da alışmak gerekiyor.

Bu 2004 yılında yaptığım bir seyahat. 3 arkadaş bu sefer Kuzey Hindistan’a gittik. Bu sefer kendi motosikletlerimizi yakmadık, Hindistan’dan Delhi’den “Enfield” marka bu motorları kiraladık. Bunlar 500 cc’lik veya 350 cc’lik 2 modeli var. Çok klasik ve çok keyifli aletler. Çok uyduruk, ikide bir bozuluyor, ama sonuçta İngilizlerin meşhur “Enfield Blut”larının Hindistan’da üretilen versiyonları bunlar. Delhi’den kuzeye çıktık, Kulu, Manali, Leh, Ladak, oradan Zanskar, oradan Keşmir’e geçtik. Keşmir’den aşağı Daramsala’ya Dalay Lama’nın yaşadığı yere indik ve tekrar Delhi’ye döndük, bir çember yaptık. Çok güzel bir seyahatti. Belki belgeselini görmüşsünüzdür, birçok yerde çıktı.

Hindistan’ın şöyle bir özelliği var: Hindistan tropik ortamlardan, yani deniz kenarından Himalayaların tepesine kadar uzanan çok geniş bir coğrafya. Dolayısıyla, her iklim ve her iklime uygun hem flora, hem fauna, hem habitat, her şey var orada. Maymunlar tabii acayip. Bu Ladak tarafından bir fotoğraf. Burası Karakurum Dağlarında katedral zirveleri, arkada gördüğünüz yer. Bunlar da Baltistanlı taşıyıcılar.

K2’nin ana kampı çok uzak bir yer, yani Everest Dağı ana kampına kuzeyden arabayla gidiliyor demiştim. K2 o kadar içeride ve uzakta bir yerde ki, adı o yüzden K2, yerel bir adı yok. Harita çalışması yapılırken Montcomary’nin skeç defterine girdiği şekliyle, K2 koduyla kalıyor. Bölgeye 8 gün yürümeniz gerekiyor. Araçların son ulaştığı yerden K2’nin ana kampına varmak için ve garip yerlerden de geçmek gerekiyor ve 165 tane Baltistanlı taşıyıcıyla bizim 10 dağcı bütün ekipmanımızı, tırmanışta kullanacağımız ekipmanı, 165 tane taşıyıcı 25’er kiloluk paketler halinde taşımıştı. Bayağı büyük bir organizasyon.

Burası Tibet’in başkenti Lhosa’daki Potala Sarayı. Potala Sarayı Dalay Lama’nın kışlık sarayı, çok güzel ve çok orijinal bir yapı. İçinde binden fazla oda olduğu söyleniyor, ama tabii Dalay Lama 1959’dan beri Tibet’te değil biliyorsunuz. Çin’in bu “kültürel devrim” adı altında ülkeyi işgal etmesiyle birlikte kaçtı yandaşlarıyla beraber, Daramsala’da yaşıyor şimdi, Hindistan’da. Bütün o Tibet’e özgürlük mücadelesi şunlar bunlar buralar için veriliyor aslında, ama tabii zor iş.

Burası Sıkkım’daki Rumtek Manastırı, çok güzel manastır, gerçekten iyi bir manastır örneği burası. Altın Tapınak, Sihlerin kutsal mekânı Hindistan’da Amritsar’da. Sihizim bundan 400 yıl kadar önce Gurunanak adlı bir ermişin Hinduizmle Müslümanlığı birleştirerek ortaya çıkarttığı bir din. Hani o kafası türbanlı insanlar Sihler, onların kutsal mekânı orası. Taçmahal hepimizin bildiği gibi, gerçekten çok etkileyici bir yapı.

Bu gördüğünüz Kaylaş Dağı. 6 700 metre civarında, ama kutsal bir dağ ve tırmanışa izin yok, dağcılar tırmanmıyor, ama bu Tibet kültürü için ve Hindu kültürü için çok önemli. Her sene bir hac yolculuğu yapıyorlar ve 12 yılda bir de özel bir yıl var, işte biz o yıl gitmiştik. Polo oynuyorlar, tabii İngilizlerin bu bölgede çok etkisi var. Zamanında İngiliz sömürgesi olduğu için Keşmir tarafı, Ladak tarafı, onların da etkileri var burada.

Afrika’dan bu, Tanzanya’dan. Afrika gerçekten çok enteresan bir yer. Belgesellerde gördüğünüz şeyi gittiğiniz zaman gözlemleyebiliyorsunuz işte vahşi hayvanların çıtaların, sırtlanların avlanmasını.

Bu Brezilya’dan çektiğim bir fotoğraf. Bir tane piranha, yakalayıp gidiyor. Çok az sualtı fotoğrafım var, bir tanesi bu.

Ürdün, çöl... Yine Afrika’dan gergedan ve yavrusu, beyaz gergedan. Sırtlan, sırtlanın dişisi büyüktür biliyorsunuz, klan lideri dişidir sırtlanlarda.

Zebralar; zebralar niye böyle duruyor bir fikriniz var mı? Birbirlerinin arkasını kolluyorlar, yani arkadan biri saldırırsa diye.

Çita; dünyanın en hızlı kara hayvanı biliyorsunuz. Burada da akbaba ve sırtlanlar ziyafet çekiyor kendilerine. Bizim Akdeniz’in yunusları.

Bu, Brezilya’dan çok uzaktan çektiğim fotoğrafı. Birkaç yüz yunusluk bir koloni var, onlardan bir görüntü.

Bu size bahsettiğim Kaylaş Dağı. Bunlar da hacılar, Tibetli hacılar. Kaylaş Dağı’nın etrafında bir yürüyüş yaptığınız zaman bütün günahlarınızdan arındığınıza inanıyorlar. 3 günlük bir yürüyüş bu. Kora adı veriliyor, onu yapıyor şu anda insanlar. Bunların bazıları 3 adımda bir yere uzanarak bunu yapıyor. Bu epey bir zahmetli bir iş, yani her 3 adımda bir yere uzanıyorlar ve bütün yolu böyle yürüyorlar. Hac yolculuğu bu şekilde. İnanışa göre bu yolculuk ne kadar zorlu, zahmetli olursa o kadar sevap.

Bu başka bir fotoğraf. Deminkiler Budist’ti, bu Hindu bir hacı. Bu da kendine göre bir şey tutturmuş, yanlamasına yuvarlana yuvarlana gidiyor. Hindistan’da böyle çok enteresan dini şeyler gözlemleyebilirsiniz. Çok değişik adamların o anlamdaki vizyonu.

Burası, Buda’nın, daha doğrusu Sidarta Kotama’nın 2 600 yıl önce aydınlanmaya ulaştığı yer. Şurada kocaman bir banyan ağacı var. Onun altında oturuyor ve 40 gün süren çok ağır meditasyon sonrasında aydınlanmaya ulaşıp Buda oluyor ve ondan sonra da o öğretisini yaymaya başlıyor. Budizm’in en kutsal mekânı burası.

14. Dalay Lama Tenzin Giatso, Sıkkım’da yine Budizm’le ilgili çok büyük bir heykel yapacaktı, onu kutsamak için gelmişti. Ben de o sırada motosikletle Sıkkım’daydım ve İngilizce dersini falan dinleme şansım oldu.

Tibet’in sürgündeki hükümeti; Tibet’ten ayrıldığı için Dalay Lama ve yandaşları, sürgündeki Tibet hükümeti diye Daramsala’da kurulan bir hükümeti var ve Eğitim Bakanlığı, Finans Bakanlığı, her şeyi orada. Bunlar Tibet’in kutsal el yazmaları, kütüphane aslında bu. Gördüklerinizin her biri şeritler halinde kâğıtlar iki tane tahta tabaka arasında duruyor.

Bunlar doğa tekerlekleri, küçük boyları da var, elle çevrilen. Dua bayrakları gibi üzerinde kutsal mantıraların ve sözlerin ve içine konulan kutsal şeyleri sürekli saat yönünde döndürüyorlar, öyle bir ibadet şekilleri var, çeviriyorlar bunu böyle.

Bu Himalayaların eteklerindeki bir manastırdan, Tiemboçya Manastırı. Bunlar sarı şapkalılar, Gilukpa mezhebi, Tibet’in en kuvvetli mezhebi bu. Dalay Lama da bu mezhebin mensubu.

Burası Sirinagar, Keşmir’de, çok orijinal bir yer. Şu arkada gördükleriniz, aslında ev bunların her biri, ama gemi şeklinde evler ve tam içine girdiğiniz zaman ağır bir İngiliz aristokrasisi havası var; bütün şamdanları, kumaşları, halıları, perdeleri, mobilyaları falan o etkiyle yapılmış, çok güzel bir yer.

Bu Leh’teki Ladak festivali. Ladak Bölgesindeki bütün o ücra köylerden bu festival zamanında herkes geliyor ve sanat, okçuluk, spor, polo, maskeli danslar, kıyafetler festivalde eğlenceler ve organizasyonlar yapılıyor. Bu ama çok turistik bir şey. Yani o kültürün bir parçası, ama ciddi bir turizm hareketliğiyle yapılıyor.

Burası Peşaver, bir eğe, bir tornavidayla adamlar silah, tüfek, her şeyi yapıyorlar, yani orada dükkânlarda tabaka tabaka esrarlar, şunlar bunlar satılıyor, böyle acayip bir yer.

Kamboçya, Ankorvat, biliyorsunuz dünyanın en büyük dini yapısı burası. Çok uçun yıllar unutulmuş Budist bir kültürün bir akademik yeri aslında. Daha sonra tekrar keşfedildiğinde böyle rüzgarla, şununla, bununla taşınan tohumların dev ağaçlara dönüştüğü ve bütün manastırın üzerini kapladığı görülmüş. Çok orijinal bir yer.

Brezilya’dan bir rodeo görüntüsü. Hakikaten yakalıyorlar kementle. O hayvanın boynuna takıyorlar koştururken.

Hindu bir Sadu. Hindistan tabii çok hoşgörülü, yani bütün bu uç şeylere göre. Üzerlerini külle kaplıyorlar böyle sürüyor, öyle bir şeyleri var. Bunlar ibadetle zamanlarını geçiriyor ve insanların verdiği yardımlarla, bağışlarla hayatlarını sürdürüyorlar. Hindistan’da dilencilik bizdeki gibi değil, yani ayıp bir şey değil. O insanlar ibadete vakit ayırıyor. Diğerleri, o ibadete vakit ayıramayanlar da onlara yardımcı oluyor.

Hindu bir ölü yakma töreni, Nepal’da Katmandu’da Svainbuna Tapınağı. Hindular ölülerini yakarak ortadan kaldırıyor. Mesela, Müslümanlar, Hıristiyanlar toprağa gömer, Budistler ve Zerdüştler eskiden akbabalara bırakıyorlarmış, yani artık yapılmıyor, ama Tibet’in bazı yerlerinde yapılıyor hâlâ.

Bu çok eski bir fotoğraflarımdan biridir, Kırgızistan’dan yurt denilen çadırlarından sabah kız çıkmış, saçlarını tarıyor.

Ladak Festivalinden Lehli kadınlar. Çok geleneksel kıyafetleriyle birlikte. Çok tipik bir Tibet köy görüntüsü. Bir manastırın duvarının dibindeler. Çok özgün bir festival. Bu o Saga Dava Festivalinden bir fotoğraf. Hiçbir şekilde turistik olmayan, tamamen kendi kültürlerin içinde yaptıkları bir şey ve on binlerce insanın katıldığı inanılmaz etkileyici bir festivaldir.

Bu gördüğünüz direk, bunu dikiyorlar kocaman bir direk. İnanışa göre burası evrenin merkezi olduğuna inandıkları yer. Meru Dağı diye efsaneleri var, o Meru Dağının Kaylaş dağı olduğunu düşünüyorlar.

Bu Tibetli bir aile. Sokakta Tibetli çocuklar.

Bu da yine Tibetli bir kabileden gelen bir grup kadın. Tibet’in 4 tarafından geliyorlar bu festivale ve farklı köylerde farklı gelenekler, farklı kıyafetler var. Bu da çok orijinal bir şey.

Bunlar da yine Tibetli bir grup. Katmandu’da yılan oynatıcısı, kobra.

Ganj Nehri’nde Varanasi’de, o kutsal Ganj Nehrinde yıkanmak ibadet anlamına geliyor onlar için ve Varanasi çok özel bir yer.

Yine bir Hindu Sadu, meditasyon duruşunda. Bayağı bir bu alemde değil şu anda. Bu Müslüman bir hacı. Hindistan’da epey bir Müslüman da var tabii. Onların da gittikleri ibadethaneler var.

Bahsettiğim Sihler hep böyle türbanlı dolaşıyorlar, saçlarını hiç kesmiyorlar. Arkadaki Altın Tapınak.

Bu Beluci bir adam. Yine tiplerinden, türbanlarını bağlama şeklinden, kıyafetinden hemen anlaşılıyor zaten etnik yapıları.

Bu Lehli bir küçük bir kız çocuğu, ama kıyafeti çok özen hazırlanmış belli ki önemli bir şey.

Bu bir küçük öğrenci Tibet’te. Bu da ihtiyar bir Lama Sıkım’dan. Hindu bir Sadu Tibetli. Evet, bu bir Lama, Tibetli bir Lama.

Bu da son fotoğrafımız.

Şimdi isterseniz ışıkları açıp, kalan vaktinizde sizin sorunuz, yorumunuz varsa biraz öyle devam edebiliriz.

Buyurun.


  1   2


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©anasahife.org 2016
rəhbərliyinə müraciət